ağlanacak bir durum doğmuştu ama elinde bıçak meyve yiyordu koltukta, ağlayamadı.bu meyvelerde tabii-tıbbi bir mutluluk var, diye geçirdi içinden.
ağlanacak bir durum yoktu sonraki bir zamanda.öğle vakti radioheadvari bir iç sıkıntısı duymuştu.vitamin haplarını yutmuştu kahvaltı niyetine.modern bir ağlamaklık doğmuştu içine.ölmüştü sonra.
gecenin sabahla karıştırılabilecek bir saatinde haneke izlemişti. neden böyle acımasızca rahatsız ediyordu kendini, bilemiyordu. belki bir sebebi üçüncü tekilden yaklaşmasıydı kendi öz yaşantısına.üçüncü tekillikte karışmak isteğiydi belki de diğer olası yaşam tarzlarına.
kurşunla mı yazsam tükenmezle mi diye düşündü.kurşunun mürekkepten daha tükenmez bir madde olduğunu düşünerek alman malı, holocaust icadı kurşunu tercih etti.ne fark ederdi?
eline ilginç bir kitap aldı.güzel zamanlar, güzel mekanlar tasavvur eden kitapları severdi.biraz inceledi.çay demledi. şunları okudu:
"-yoksuluz, yarı tanrı değil.
-kederleneceğimiz bir sürü şey var ve bir altın çağa giriyor değiliz.
-nazikçe bir yaklaşıma; zorbalığa karşı bir ruha gereksinimimiz var; ve küçük güzeldir.
-doğrunun egemenliğini sağlamamız gereklidir.
-ancak bunlar bizi barışçıl kılabilecektir. " metanetli olmalıydı.
ne yapacağını bilemedi başka bir zamanda.her zamanki gibi iki artı iki beş etti, sürpriz olmadı.
31 Aralık 2009 Perşembe
30 Aralık 2009 Çarşamba
arkhe
bembeyaz bir duman, öyle cilvelisinden de değil, sevdiğin bir ateşten doğma bir duman şimdi dudaklarında.hani o daha küçücük bir alevken almıştın avcuna.küçük bir kız çocuğu kadar neşeliydi o zamanlar.çabuk büyümüştü.kızıl bir kadın olmuştu sen daha ona masal anlatma hevesini tüketmemişken.anasına kötülük babasına düşmanlık etmişti onbeşinde.onaltınsa namı şehrin bütün düz ve meslek liselerine yayılmıştı.en çok da kömür gözlü kızlar anardı onun adını, pek sevimsiz sıfatlarla. o oldukça memnundu bu durumdn keza.pek akılsız, pek arabesk oğlanları yakmakla başladı ateşlik yaşamı.herakleitosla devingen bir aşk yaşadı sonra.ne ki ikisi de bilirlerdi bir nehirde iki kez yıkanılmayacağını, bir ayrılık sonları oluverdi.sonra toparlayamadı kendini bir daha.de ki hava değişikliğinden, kim inkar edebilir? başka yanma biçimleri öğütledilerse de ona, kulak asmadı. adam ha bire değişir diyordu, geçer diyordu bir filozof çalımıyla.ateş önce kendini yaktı hem de en kor çağında kimbilir kimin dudaklarının arasında.aşk dedikleri şey bembeyaz bir duman, öyle cilvelisinden de değil, yalnız bir zamanlar sevilen bir ateşten doğma bir duman dudaklarında.
29 Aralık 2009 Salı
28 Aralık 2009 Pazartesi
27 Aralık 2009 Pazar
nil
elif'in ikinci adı, benim koyduğum adı, gelecekte severek kullanacağı adıdır.nedenleri çeşitli, öncelikle türkçe karakter içermemesi ve ingilizcede de bir tekabülünün oluşu, fonetik oluşu, kısa oluşu, abiminki gibi kızının adının da benimkinin içinde varoluşu (vay be!) ve bunların nedenlerin hepsinin benim tarafımdan öyle hemen sorulur sorulmaz üretilmiş olmasıdır.bir şey daha var ki nil karaibrahimgil'in tatlı, çocuksu, "ay bir kızım olsa da bunun gibi olsa" dedirten havasıdır.bugün deniz itiraf etti nil sevdiğini, dedim ayıp değil sen bana bak! abim de sever. hatta otuz yaşında bir "işadamı" olmasına rağmen iphone'nunda nilin yeni albümünün tamamını taşıyıp bak bu çok hoş deyip şu şarkıyı dinletmiş, beni bir kez daha kalbimden yaralamıştır: yalnız kalpler de atarlar nil'ler iyidir nil'ler...
benim ismim ise hepinizin bildiği gibi abim tarafından koyulmuştur.yoksa mazallah ecem olacak imişim, abim korumuş. dokuz yaşında bir çocuk olarak böyle bir seçim yapmış olması beni hep şaşırtmıştır, aferin valla.üstelik benim adım da enternasyonel geçerliliği olan bir addır, vize işlemlerinde anladığım ve dayımın bilgilendirdiği üzere.gavurcam eileen'dir, aylin diye okunur tıpa tıp.burdan batıya doğru ilerledindiğinde yol üstünde her yerde kullanılır. hatta adıma pek kötü şarkılar vardır everybody loves eileen gibi...şimdi öğrendim ki bob dylan da adımı söylermiş: eileen aroon
iyi, güzel.
benim ismim ise hepinizin bildiği gibi abim tarafından koyulmuştur.yoksa mazallah ecem olacak imişim, abim korumuş. dokuz yaşında bir çocuk olarak böyle bir seçim yapmış olması beni hep şaşırtmıştır, aferin valla.üstelik benim adım da enternasyonel geçerliliği olan bir addır, vize işlemlerinde anladığım ve dayımın bilgilendirdiği üzere.gavurcam eileen'dir, aylin diye okunur tıpa tıp.burdan batıya doğru ilerledindiğinde yol üstünde her yerde kullanılır. hatta adıma pek kötü şarkılar vardır everybody loves eileen gibi...şimdi öğrendim ki bob dylan da adımı söylermiş: eileen aroon
iyi, güzel.
25 Aralık 2009 Cuma
sıhhiye
sıhhiye'de saat iki (orada kaç?), ara sıra dtcf'nin önünde durmaya karar veriyorum.o kalabalık, hengame (ilk kez yazıyorum galiba bu sözcüğü), telaş, karmaşa tam tersine lirik bir izlenim aksediyor insana.(her insana öyle etmiyordur belki, ben yalnız biri adına konuşurum.) ince bir kitaba başladım bir süre bitmesini istemediğim o gönüllü bekleyişte; enis batur'un sır adlı öyküsüne.hoştu, uydu. önümden onlarca insan geçti, çok çeşitli. çok renkli kazakları olan şiş göbekli avare (bilmem akıllı mı deli mi) abileri sevdim en çok.evet, hepsinin renkli kazakları vardı üstlerinde. o kadar renk hiçbir akla sığmaz, taşardı zaten. ben siyahlar içinde bir duvarın içine doğru sinmiş, susmuş, beklerken onlar yürüyor, konuşuyorlar kendi kendilerine, bir bekleyişten çok uzak üstelik belki hiç beklentisizce geçiyorlardı. bir de kırçıllı eski moda dar uzun eteği üstüne mor, kendine birkaç beden büyük kısa bir mont giyen esmer, ince kadını hatırlıyorum.(şimdi televizyon mu izliyordur?) (kime ne?) bana çok samimi ve sevecen bir edayla laf atan yeşil önlüklü kebapçı çırağını da affediyorum. ve hatta ardından gülümsediğimi itiraf ederek...
kızılay'da saat altı (ki başka mekanların çok daha geç saatlerine tekabül eder), tamamen aklı karışmış, ne yapmak istediğini bilemez vaziyette metro istasyonunda bir oraya bir buraa yürüyor, zaman zaman duraksayıp geldiğim istikamete yeniden yöneliyor etrafın sempatisini(ki içinde biraz acıma da var) kazanıyorum. (belki de onlar sevimli bulmuyorlar bu hali benim kadar, ne bilirim ki!)sonunda bir iki dergi, yirmi otuz (asıl sayı yirmibeş) tane de film alıyorum kızılaydan. elbette bergman havasındayım, elbette! sonra yürümek istiyorum; yürüyorum. niyetim cebeciye ulaşmakken (ki pek basit bir tarifle anlatılabilir bir yoldur) yine yanlışlıkla sıhhiyeye çıkıyorum. saat altı buçuğu geçmiştir sıhhiyede (ki karanlığı daha geç bir saati anımsatır bizlere) kalabalık ne tarafa yönelirse o tarafa gidiyorum. aslında her halimde anlaşılır bir kaybolmuşluk var. kafamı kaldırıp binalara bakıyorum, insanlar öyle yaparlar kaybolayazdıklarında diye. teneke bir köprüde yalnız kalıyorum. yolun iki yakası da uçsuz geliyor. inip tekrar bir kalabalık bulmaya çalışıyorum. çok karmaşık karayolları engel oluyor istediğim kaldırımlarda yürümeme. fark ediyorum ki yol yeniden kızılaya yürümüş, sakaryaya bu sefer. nefese gidiyormuş o kalabalık meğer, iyi eğlenceler diliyorum. gerisin geri dönüyorum büyük caddelere. tıka basa dolu otobüsler geçiyor. birden ne bozuk paramın ne de egomun olduğunu anımsıyorum. taksi hiç cazip gelmiyor. kaybolup durmakta bir eğlence görüyorum. (siyah keçe trençkotum inceden renklenir gibi oluyor.)işte milli piyango binası yeniden, başladığım yere dönmüş bulunuyorum.(yılbaşı bileti almamakta ısrarcıyım) bir tur daha atıyorum kızılayda, bu sefer belki birilerine rastlarım diye.yol sormak için değil hatta ayaküstü konuşmak için de değil yalnızca uzaktan görüp geçmek için.görmüyorum. bu huzur verici kalabalıktan yalnız,küçük, huzursuz odama belki sır'ı bitirmek belki bir güzel film izlemek üzere (bir bergman hatta belki bir tarkovsky)gitmek istiyorum. belki de yoruldum, söylenecek kimse olmadığından anlamazdan geldim yorgunluğumu.dönmek geldi içimden diyelim. (ve döndüm de.)
dengue fever- monsoon of perfume
-ama burada saat onikiyi geçseydi belki başka bir kaybolmak mümkün olabilirdi: (abime selam ederek anımsarım) karanlığın içinden -
kızılay'da saat altı (ki başka mekanların çok daha geç saatlerine tekabül eder), tamamen aklı karışmış, ne yapmak istediğini bilemez vaziyette metro istasyonunda bir oraya bir buraa yürüyor, zaman zaman duraksayıp geldiğim istikamete yeniden yöneliyor etrafın sempatisini(ki içinde biraz acıma da var) kazanıyorum. (belki de onlar sevimli bulmuyorlar bu hali benim kadar, ne bilirim ki!)sonunda bir iki dergi, yirmi otuz (asıl sayı yirmibeş) tane de film alıyorum kızılaydan. elbette bergman havasındayım, elbette! sonra yürümek istiyorum; yürüyorum. niyetim cebeciye ulaşmakken (ki pek basit bir tarifle anlatılabilir bir yoldur) yine yanlışlıkla sıhhiyeye çıkıyorum. saat altı buçuğu geçmiştir sıhhiyede (ki karanlığı daha geç bir saati anımsatır bizlere) kalabalık ne tarafa yönelirse o tarafa gidiyorum. aslında her halimde anlaşılır bir kaybolmuşluk var. kafamı kaldırıp binalara bakıyorum, insanlar öyle yaparlar kaybolayazdıklarında diye. teneke bir köprüde yalnız kalıyorum. yolun iki yakası da uçsuz geliyor. inip tekrar bir kalabalık bulmaya çalışıyorum. çok karmaşık karayolları engel oluyor istediğim kaldırımlarda yürümeme. fark ediyorum ki yol yeniden kızılaya yürümüş, sakaryaya bu sefer. nefese gidiyormuş o kalabalık meğer, iyi eğlenceler diliyorum. gerisin geri dönüyorum büyük caddelere. tıka basa dolu otobüsler geçiyor. birden ne bozuk paramın ne de egomun olduğunu anımsıyorum. taksi hiç cazip gelmiyor. kaybolup durmakta bir eğlence görüyorum. (siyah keçe trençkotum inceden renklenir gibi oluyor.)işte milli piyango binası yeniden, başladığım yere dönmüş bulunuyorum.(yılbaşı bileti almamakta ısrarcıyım) bir tur daha atıyorum kızılayda, bu sefer belki birilerine rastlarım diye.yol sormak için değil hatta ayaküstü konuşmak için de değil yalnızca uzaktan görüp geçmek için.görmüyorum. bu huzur verici kalabalıktan yalnız,küçük, huzursuz odama belki sır'ı bitirmek belki bir güzel film izlemek üzere (bir bergman hatta belki bir tarkovsky)gitmek istiyorum. belki de yoruldum, söylenecek kimse olmadığından anlamazdan geldim yorgunluğumu.dönmek geldi içimden diyelim. (ve döndüm de.)
dengue fever- monsoon of perfume
-ama burada saat onikiyi geçseydi belki başka bir kaybolmak mümkün olabilirdi: (abime selam ederek anımsarım) karanlığın içinden -
22 Aralık 2009 Salı
21 Aralık 2009 Pazartesi
oda
Duvarlar şampanya sarısı, kare masa meşe, sandalyeler kahvehane. Yere bir döşek atılmış, altında incelmiş bir kilim. Sigara kolilerinden yapılma kitaplığa onlarca kitap dizilmiş, kaçı okunmuş, kimi sevilmiş bilinmese de bir özen var dizilişte; en altta romanlar, sol köşede sözlükler, göğüs hizasındaki dağınık rafta şiirler… küçük bir dolap içinde bir iki nevresim, bir Sümerbank battaniye, bir yastık. havada beyaz kıvrak bir duman dolanıyor; içerde bir acayip tütün kokusu, yumuşak. öyle bir yer ki yirmi üç saat gece ve yirmi ikisinde çakırkeyf bir boşverme. Hem bir aşk var içinde acısı ince, nemli, kanlı, sancılı; hem bir yalnızlık var umutlu, çoğulcu, dertli, dağlı. Mayalı duygular var; susuz, keskin, tatlı dilli dertler var masanın üstünde. yatakta ahlaksız bir sevişmek, kitaplıkta yakılma korkusu…
pencereler ve kapı bipolar bozukluktan müzdarip.
garip...
pencereler ve kapı bipolar bozukluktan müzdarip.
garip...
19 Aralık 2009 Cumartesi
tanıştığımıza memnun oldum

"and in the sea there is a fish/ a fish that has a secret wish/ a wish to be a big cactus/ with a pink flower on it." gibi bir şey olan duygu atçeken pek çok başka biçimde de anlatılabilir ama hiçbiriyle tam olarak anlaşılamaz.sevgili atçeken bir daha asla yapmam deyip elinde olmadan tekrar yaptığın şeyler gibidir(gecenin bir yarısı buzdolabına dadanmak gibidir mesela).özel halk otobüsü monologlarım nedeniyle pek çok aforizmam bulunmaktadır üzerine.tespitlerim pek-aladır nazarında: çok söyletir, nadiren dinler, hiç umursamaz.kavga etmek kolay ama sonuçsuzdur kendisiyle, "ben böyleyim"i dayatır her seferinde.yumurta kafalıdır, vallahi de zeki değil aptaldır.ahmetin tespitiyle tek tek bütün organları (ağzı, burnu, tatar gözleri vs.) çirkindir ama hepsi bir arada hoş olmuştur.özgündür, özgürdür, serbest çağrışımı literatürümüze katandır.bu sebeplerden kendini bir bok zanneder, sandığından daha az bir boktur fakat bir boktur atçeken.o, daha evvel de söylediğim gibi, alışakanlık yaratan bir sinir bozukluğudur.dilinden anlamak zordur, anlayanı da ya pek azdır ya da yoktur.çocuktur.çok konuşur.yorucudur.uzun süre birlikte olması zordur.her manada zordur esasen.daha söylenecek çok şey vardır ama hepsini söylemenin lüzumu yoktur.ama dosttur.can dosttur.
ah ayartan yar, lafları iyi belle: bir kaşık bal
duygu atçeken enteresan bir karakterdir.
17 Aralık 2009 Perşembe
şarlo
bu.
"I'm sorry, but I don't want to be an emperor. That's not my business. I don't want to rule or conquer anyone. I should like to help everyone if possible - Jew, Gentile - black man - white.
We all want to help one another. Human beings are like that. We want to live by each other's happiness - not by each other's misery. We don't want to hate and despise one another. In this world there's room for everyone and the good earth is rich and can provide for everyone.
The way of life can be free and beautiful, but we have lost the way. Greed has poisoned men's souls - has barricaded the world with hate - has goose-stepped us into misery and bloodshed. We have developed speed, but we have shut ourselves in. Machinery that gives abundance has left us in want. Our knowledge has made us cynical; our cleverness, hard and unkind. We think too much and feel too little. More than machinery we need humanity. More than cleverness, we need kindness and gentleness. Without these qualities, life will be violent and all will be lost.
The aeroplane and the radio have brought us closer together. The very nature of these inventions cries out for the goodness in man - cries for universal brotherhood - for the unity of us all. Even now my voice is reaching millions throughout the world - millions of despairing men, women, and little children - victims of a system that makes men torture and imprison innocent people. To those who can hear me, I say: 'Do not despair.' The misery that is now upon us is but the passing of greed - the bitterness of men who fear the way of human progress. The hate of men will pass, and dictators die, and the power they took from the people will return to the people. And so long as men die, liberty will never perish.
Soldiers! Don't give yourselves to brutes - men who despise you and enslave you - who regiment your lives - tell you what to do - what to think and what to feel! Who drill you - diet you - treat you like cattle, use you as cannon fodder. Don't give yourselves to these unnatural men - machine men with machine minds and machine hearts! You are not machines! You are not cattle! You are men! You have the love of humanity in your hearts. You don't hate, only the unloved hate - the unloved and the unnatural!
Soldiers! Don't fight for slavery! Fight for liberty! In the seventeenth chapter of St Luke, it is written the kingdom of God is within man not one man nor a group of men, but in all men! In you! You, the people, have the power - the power to create machines. The power to create happiness! You, the people, have the power to make this life free and beautiful - to make this life a wonderful adventure. Then in the name of democracy - let us use that power - let us all unite. Let us fight for a new world - a decent world that will give men a chance to work - that will give youth a future and old age a security.
By the promise of these things, brutes have risen to power. But they lie! They do not fulfil that promise. They never will! Dictators free themselves but they enslave the people. Now let us fight to fulfil that promise! Let us fight to free the world - to do away with national barriers - to do away with greed, with hate and intolerance. Let us fight for a world of reason - a world where science and progress will lead to all men's happiness. Soldiers, in the name of democracy, let us unite!"
ilk izleyişime aracı olan inançlı, onurlu, güzel insan gürkan'ı anarak...
"I'm sorry, but I don't want to be an emperor. That's not my business. I don't want to rule or conquer anyone. I should like to help everyone if possible - Jew, Gentile - black man - white.
We all want to help one another. Human beings are like that. We want to live by each other's happiness - not by each other's misery. We don't want to hate and despise one another. In this world there's room for everyone and the good earth is rich and can provide for everyone.
The way of life can be free and beautiful, but we have lost the way. Greed has poisoned men's souls - has barricaded the world with hate - has goose-stepped us into misery and bloodshed. We have developed speed, but we have shut ourselves in. Machinery that gives abundance has left us in want. Our knowledge has made us cynical; our cleverness, hard and unkind. We think too much and feel too little. More than machinery we need humanity. More than cleverness, we need kindness and gentleness. Without these qualities, life will be violent and all will be lost.
The aeroplane and the radio have brought us closer together. The very nature of these inventions cries out for the goodness in man - cries for universal brotherhood - for the unity of us all. Even now my voice is reaching millions throughout the world - millions of despairing men, women, and little children - victims of a system that makes men torture and imprison innocent people. To those who can hear me, I say: 'Do not despair.' The misery that is now upon us is but the passing of greed - the bitterness of men who fear the way of human progress. The hate of men will pass, and dictators die, and the power they took from the people will return to the people. And so long as men die, liberty will never perish.
Soldiers! Don't give yourselves to brutes - men who despise you and enslave you - who regiment your lives - tell you what to do - what to think and what to feel! Who drill you - diet you - treat you like cattle, use you as cannon fodder. Don't give yourselves to these unnatural men - machine men with machine minds and machine hearts! You are not machines! You are not cattle! You are men! You have the love of humanity in your hearts. You don't hate, only the unloved hate - the unloved and the unnatural!
Soldiers! Don't fight for slavery! Fight for liberty! In the seventeenth chapter of St Luke, it is written the kingdom of God is within man not one man nor a group of men, but in all men! In you! You, the people, have the power - the power to create machines. The power to create happiness! You, the people, have the power to make this life free and beautiful - to make this life a wonderful adventure. Then in the name of democracy - let us use that power - let us all unite. Let us fight for a new world - a decent world that will give men a chance to work - that will give youth a future and old age a security.
By the promise of these things, brutes have risen to power. But they lie! They do not fulfil that promise. They never will! Dictators free themselves but they enslave the people. Now let us fight to fulfil that promise! Let us fight to free the world - to do away with national barriers - to do away with greed, with hate and intolerance. Let us fight for a world of reason - a world where science and progress will lead to all men's happiness. Soldiers, in the name of democracy, let us unite!"
ilk izleyişime aracı olan inançlı, onurlu, güzel insan gürkan'ı anarak...
13 Aralık 2009 Pazar
yürüyüş
kapıyı hafifçe kapattı.yavruağzı renginde anahtarlığına asılı anahtarlarını(ki yalnızca iki anahtarı vardır) her zamanki gibi çantasının açık ön gözüne attı-kapısı belirsiz bir anahtarı kim ne yapsındı-.eliyle cüzdanını alıp almadığını yokladı. fermuarlı gözde eline şişkince bir dikdörtgen geldi.sorumlulukları yanındaydı, yanında gezdirdiği tek zevki ise siyah trençkotunun sol cebinde.telefonlarını bilerek dairesinde unuttu.gerek olmayacaktı.
bu kez beyaz ve temiz merdivenleri kullandı.dört kat, beş uzun koridor geçti.kapıyı iterek açtı, ilk açık nefesini uzun aldı.o çirkin, haşmetli binayı ardında bırakırken ne dinlemek istediğine dair önemli bir karar aldı.sonradan anlayacaktı ki, ne seçse yanlış olmayacaktı.durdu, kulaklıklarını taktı, müzik çalarıyla kısa bir süre oynadı, aradığı buydu.(chapter 3)
akşamla öğle arasında, akşama yakın bir zamandaydı.akşamüzeri, kuşluk vakti, öğleden sonra gibi kavramlar onun için hala genelgeçer anlamlarına oturmamaış, şaibeli kavramlardır.güneşin battığı yöne doğru yürümeye başladı.başladı diyorum çünkü devam edecek ve bir süre durmayacaktı.yoldan bir beklentisi yoktu.zaten birileriyle karşılaşma ihtimali oldukça düşüktü yenisi olduğu o kentte.bir çocuk aramadı, ihtiyar cumhuriyetçi bir çift aramadı, liseli çocuklar aramadı; hiçbir mana aramadı yolda.yola bir durak koymadı.hiçbir yere gitmiyor yalnızca yürüyordu.(chapter 5)
güneş batarken doğarkenkinden daha umutlu sanki, diye düşündü.gök turuncuydu.turuncu karaktersiz bir renkti nezdinde ama mavinin üstündeki tozlu halini severdi.boynunda annesinin ördüğü karaktersiz turuncu bir atkı sarılıydı.atkı şıklık kaygısından olabildiğince uzaktı.yumuşak ve sıcaktı.belki başka zaman olsa çoktan yorulmuş olurdu ama o zaman yorulmak hiç aklına gelmeyecekti.
o aheste, zaman süratliydi.kafasını kaldırıp kontrol ettiği kadarıyla bulutlar süratle renk değiştirip güneşe doğru yol alıyorlardı.o zaten ne bulutlardan hava tahmini çıkarabilir ne de meteorolojinin öngörüsüne güvenirdi.hem habersiz bir yağmur onu ancak mutlu ederdi.ki hayatında pek az şeye şaşar, şaştıklarının pek azına böyle çocuk bir sevinç besleyebilirdi.bir süre aklından geçen onlarca düşünce arasına ince bağlar dokuyarak, sonra aniden bir korna sesiyle mesela irkilip düşüncesinden uyanarak, dikkatini makul düzeyde işler kılmaya çabalayarak yürümeye devam etti.ve işte,nihayet, yağmur üzerine üç damla çiseledi. (chapter 2)
yağmur hızlandı.yağmur olabilecek en güzel şeydi- belki de tüm zamanlar için öyleydi.yağmur sözcükler gibi güzeldi.
yorulmadan, hiçbir anahtara en ufak bir aidiyet hissetmeden, yönsüzce, amaçsızca, durmadan, sorgulamadan, nitelemeden, karanlık bir boşlukta uzanır gibi başka bir eylem ihtimalini düşünmeksizin yürüdü.yağmur için yağmak neyse onun için yürümek de oydu. (chapter 7)
(...)
bu kez beyaz ve temiz merdivenleri kullandı.dört kat, beş uzun koridor geçti.kapıyı iterek açtı, ilk açık nefesini uzun aldı.o çirkin, haşmetli binayı ardında bırakırken ne dinlemek istediğine dair önemli bir karar aldı.sonradan anlayacaktı ki, ne seçse yanlış olmayacaktı.durdu, kulaklıklarını taktı, müzik çalarıyla kısa bir süre oynadı, aradığı buydu.(chapter 3)
akşamla öğle arasında, akşama yakın bir zamandaydı.akşamüzeri, kuşluk vakti, öğleden sonra gibi kavramlar onun için hala genelgeçer anlamlarına oturmamaış, şaibeli kavramlardır.güneşin battığı yöne doğru yürümeye başladı.başladı diyorum çünkü devam edecek ve bir süre durmayacaktı.yoldan bir beklentisi yoktu.zaten birileriyle karşılaşma ihtimali oldukça düşüktü yenisi olduğu o kentte.bir çocuk aramadı, ihtiyar cumhuriyetçi bir çift aramadı, liseli çocuklar aramadı; hiçbir mana aramadı yolda.yola bir durak koymadı.hiçbir yere gitmiyor yalnızca yürüyordu.(chapter 5)
güneş batarken doğarkenkinden daha umutlu sanki, diye düşündü.gök turuncuydu.turuncu karaktersiz bir renkti nezdinde ama mavinin üstündeki tozlu halini severdi.boynunda annesinin ördüğü karaktersiz turuncu bir atkı sarılıydı.atkı şıklık kaygısından olabildiğince uzaktı.yumuşak ve sıcaktı.belki başka zaman olsa çoktan yorulmuş olurdu ama o zaman yorulmak hiç aklına gelmeyecekti.
o aheste, zaman süratliydi.kafasını kaldırıp kontrol ettiği kadarıyla bulutlar süratle renk değiştirip güneşe doğru yol alıyorlardı.o zaten ne bulutlardan hava tahmini çıkarabilir ne de meteorolojinin öngörüsüne güvenirdi.hem habersiz bir yağmur onu ancak mutlu ederdi.ki hayatında pek az şeye şaşar, şaştıklarının pek azına böyle çocuk bir sevinç besleyebilirdi.bir süre aklından geçen onlarca düşünce arasına ince bağlar dokuyarak, sonra aniden bir korna sesiyle mesela irkilip düşüncesinden uyanarak, dikkatini makul düzeyde işler kılmaya çabalayarak yürümeye devam etti.ve işte,nihayet, yağmur üzerine üç damla çiseledi. (chapter 2)
yağmur hızlandı.yağmur olabilecek en güzel şeydi- belki de tüm zamanlar için öyleydi.yağmur sözcükler gibi güzeldi.
yorulmadan, hiçbir anahtara en ufak bir aidiyet hissetmeden, yönsüzce, amaçsızca, durmadan, sorgulamadan, nitelemeden, karanlık bir boşlukta uzanır gibi başka bir eylem ihtimalini düşünmeksizin yürüdü.yağmur için yağmak neyse onun için yürümek de oydu. (chapter 7)
(...)
10 Aralık 2009 Perşembe
9 Aralık 2009 Çarşamba
ya'lama
hayır uyuyamamak da nerden çıktı?
düşünüyorum.tesadüfen bir fikir takılıyor aklıma: dünyanın üçte ikisi değildir diyorum deniz.kesin daha karmaşık bir orandır da o, yuvarlıyordur dangalak coğrafyacılar. herşeyi küsürüyle öğreniyoruz, bir bu mı kaldı diyorum yuvarlamaya? coğrafyacılar naiftir diyorum, çocuklarına coğrafi isimler takarlar (gülben ergen gibi mesela). lakin matematikçiler bir o kadar ukala ve sahte odtü mezunudurlar (recai odtülü mü ya?).sen de söyle coğrafyacı dünyanın eni kaç, boyu kaç, kilosu ne,kaçta kaçı su kaçta kaçı kara?önemli bunlar, yuvarlama kafandan öyle.
bir daha düşünüyorum, onlar mantıklı diye yazmıyorum.
bir haftadır sanki yapacak bir işim var da ben aptal gibi unutuyorum.her an dilime "ütünün fişini çektim mi ya?" demek yaklaşıyor.
-farkındaysanız bütün içten sorularımın sonunda "ya"lıyorum, konuşmayı öğrendiğimden bu yana öyle yapıyorum.elbette biliyorsunuz ne gerek var ki yazmaya (ya)-
üç sayfa okusam uyuyacağım ama "kitap uyumak için değil uyanmak içindir" der diye bir gerizekalı dilbaz yapmıyorum.gerizekalı da olsa şimdi odamda çamaşırlığın olduğu yere tam acayip biri inse peygamber gibi ne güzel olurdu (ya).sıkıldım, uykum kaçtı.
ve her kitap uyandıracak diye bir şey yok ki gerizekalı.tuna kiretmiçi de yazıyor demek istemiyorum çünkü adamcağızı hiç okumadım öyle kitlesel bir ağız alışkanlığıyla aşağılamak da istemiyorum.belki geceleri uyanarak okuyordur o da.hem kitlenin kendisi gerizekalı zaten.tuna kiretmitçi iyi yazar olmalı diyorum o halde.
düşünüyorum tekrar.ne düşündüğünü söylemeye ne gerek var?
düşünüyorum.tesadüfen bir fikir takılıyor aklıma: dünyanın üçte ikisi değildir diyorum deniz.kesin daha karmaşık bir orandır da o, yuvarlıyordur dangalak coğrafyacılar. herşeyi küsürüyle öğreniyoruz, bir bu mı kaldı diyorum yuvarlamaya? coğrafyacılar naiftir diyorum, çocuklarına coğrafi isimler takarlar (gülben ergen gibi mesela). lakin matematikçiler bir o kadar ukala ve sahte odtü mezunudurlar (recai odtülü mü ya?).sen de söyle coğrafyacı dünyanın eni kaç, boyu kaç, kilosu ne,kaçta kaçı su kaçta kaçı kara?önemli bunlar, yuvarlama kafandan öyle.
bir daha düşünüyorum, onlar mantıklı diye yazmıyorum.
bir haftadır sanki yapacak bir işim var da ben aptal gibi unutuyorum.her an dilime "ütünün fişini çektim mi ya?" demek yaklaşıyor.
-farkındaysanız bütün içten sorularımın sonunda "ya"lıyorum, konuşmayı öğrendiğimden bu yana öyle yapıyorum.elbette biliyorsunuz ne gerek var ki yazmaya (ya)-
üç sayfa okusam uyuyacağım ama "kitap uyumak için değil uyanmak içindir" der diye bir gerizekalı dilbaz yapmıyorum.gerizekalı da olsa şimdi odamda çamaşırlığın olduğu yere tam acayip biri inse peygamber gibi ne güzel olurdu (ya).sıkıldım, uykum kaçtı.
ve her kitap uyandıracak diye bir şey yok ki gerizekalı.tuna kiretmiçi de yazıyor demek istemiyorum çünkü adamcağızı hiç okumadım öyle kitlesel bir ağız alışkanlığıyla aşağılamak da istemiyorum.belki geceleri uyanarak okuyordur o da.hem kitlenin kendisi gerizekalı zaten.tuna kiretmitçi iyi yazar olmalı diyorum o halde.
düşünüyorum tekrar.ne düşündüğünü söylemeye ne gerek var?
6 Aralık 2009 Pazar
sus ve ...
izninle susmak istiyorum. aksi halde, sevdiğin heykellerine kastedeceğim.sen de beni kırmak isteyeceksin o zaman en ilkel, en içgüdüsel, en haklı sebepleriyle (onların). ki benim kalbim taş olmadığından erken yıkılan olmam yüksek ihtimaldir. herkesle bir dert edindim kendime. canım sadece birşeyler yaşamak istiyor. diyorum nasıl olsa herşey öğretilmişlerin uygulanması, bütün erdemler. ne demek sevmek? ayıp ne demek? mutlu olmak ne demek? mutsuz olmak? ben yalnızca sık sık sıkılıyorum. daralmak ne demek biliyorum. bu hayatın, geçmişin, öngörülü geleceğin bahçesinde sıkılıyorum. dar geliyor. bu benim kendi sorunum falan değil! bu herşeyin kendi sorunu. ben tek başıma böyle büyük bir sorun yaratacak kudrette değilim.sorun yalnızca modernitenin de değil bütün zamanların ortak girdabı bence.
yukardan konuşup benimle "geçici bir süreç" deme bu hislerime.o zaman,eğer halim olursa, seni kırmak isterim.hem süreç dediğin zaten geçicidir, "bu bir süreç" de deme ama düzelterek kendini. bütün kırık beyaz, asil gömlekleri olan yazarlardan öğrendiğim bir bağırma şekli bu.dostoyevski'ye denir mi "bu geçici bir süreç" diye? lütfen. onlar bütün o umutsuz, akıllı sözleriyle elbette üst insandılar. mutluluk basit bir ilkokul temasıdır ve o zaman bile bilemezsin ne çizeceğini; bayrak çizersin, ırmak çizersin, bir kır evi çizersin aptal gibi.şimdi çiz deseler -abidin dino'dan daha akıllıyım- çizmem.kırılana dek.
yukardan konuşup benimle "geçici bir süreç" deme bu hislerime.o zaman,eğer halim olursa, seni kırmak isterim.hem süreç dediğin zaten geçicidir, "bu bir süreç" de deme ama düzelterek kendini. bütün kırık beyaz, asil gömlekleri olan yazarlardan öğrendiğim bir bağırma şekli bu.dostoyevski'ye denir mi "bu geçici bir süreç" diye? lütfen. onlar bütün o umutsuz, akıllı sözleriyle elbette üst insandılar. mutluluk basit bir ilkokul temasıdır ve o zaman bile bilemezsin ne çizeceğini; bayrak çizersin, ırmak çizersin, bir kır evi çizersin aptal gibi.şimdi çiz deseler -abidin dino'dan daha akıllıyım- çizmem.kırılana dek.
30 Kasım 2009 Pazartesi
hayır hiç yadırgamıyorum
hayır hiç yadırgamıyorum
niye yadırgayacakmışım hem
sen bana inanırsın temmuzun ortalarıydı
aldanacak bir şey yoktu, olmadı
gel demek neyse, su içmek neyse
geldimse, bir bardak suyu içtimse
hepsi de aynı şeydi aşağı yukarı.
ilk duydum, bir daha duymadım yağmurlar yağmadığını
sonradan çizik çizik oldu neye baktımsa
sevda
bir işe benziyordu tahta tezgahta
kirpikleri anımsatan, çocukların çizdiği güneşleri anımsatan
en çok da ellerin üstündeki kılcal damarları
sözgelimi yontardım, eğip bükerdim bir geceyarısını
ben öyle olağan şeyleri pek sevmem
içkisiz günlerimizi anımsa
bindiğimiz hangi kalyondu ve anlatsana
baş yanı bir köpekbalığının dişlerinden
arkası bir mırıldanma
bakkal çırağına benzer bir şeydi yokuş aşağı inen
içinde yağ paketleri, peynir
maydanozlar görünen
elinde bir sepetle oydu
ve işin en önemli tarafı
sana söylenecek her şey söylenmiş olurdu
boşuna mıydı yoksa nedensiz gülmelerim
bir yandan yüreğim daraldıkça
tam dediğim gibi
bir daha karşılaşmamak
bize özgü bir çoğulluktu.
şimdi bu akşamüstlerini niye sevmiyorum
ne bileyim ben neden
üstelik bir sap menekşe iliştirmiş ağzına
gidip geliyor durmadan
sabahla akşam arasında
deniz ötemde
deniz içimde
hayır hiç yadırgamıyorum yokluğunu
sarılıp gövdesine sımsıkı
bir kadın kendini doğurabilir isterse.
edip cansever
*25 şubat 2006 yazmışım ben kitabın ilk boş sayfasına, kasım 1990 yazmış adam yayınları kitabın ilk yazılı sayfasına, 1977'de yazılmış sevda ile sevgi yazan tarafından. bir akşamüstü yazılmıştır, zannediyorum.
niye yadırgayacakmışım hem
sen bana inanırsın temmuzun ortalarıydı
aldanacak bir şey yoktu, olmadı
gel demek neyse, su içmek neyse
geldimse, bir bardak suyu içtimse
hepsi de aynı şeydi aşağı yukarı.
ilk duydum, bir daha duymadım yağmurlar yağmadığını
sonradan çizik çizik oldu neye baktımsa
sevda
bir işe benziyordu tahta tezgahta
kirpikleri anımsatan, çocukların çizdiği güneşleri anımsatan
en çok da ellerin üstündeki kılcal damarları
sözgelimi yontardım, eğip bükerdim bir geceyarısını
ben öyle olağan şeyleri pek sevmem
içkisiz günlerimizi anımsa
bindiğimiz hangi kalyondu ve anlatsana
baş yanı bir köpekbalığının dişlerinden
arkası bir mırıldanma
bakkal çırağına benzer bir şeydi yokuş aşağı inen
içinde yağ paketleri, peynir
maydanozlar görünen
elinde bir sepetle oydu
ve işin en önemli tarafı
sana söylenecek her şey söylenmiş olurdu
boşuna mıydı yoksa nedensiz gülmelerim
bir yandan yüreğim daraldıkça
tam dediğim gibi
bir daha karşılaşmamak
bize özgü bir çoğulluktu.
şimdi bu akşamüstlerini niye sevmiyorum
ne bileyim ben neden
üstelik bir sap menekşe iliştirmiş ağzına
gidip geliyor durmadan
sabahla akşam arasında
deniz ötemde
deniz içimde
hayır hiç yadırgamıyorum yokluğunu
sarılıp gövdesine sımsıkı
bir kadın kendini doğurabilir isterse.
edip cansever
*25 şubat 2006 yazmışım ben kitabın ilk boş sayfasına, kasım 1990 yazmış adam yayınları kitabın ilk yazılı sayfasına, 1977'de yazılmış sevda ile sevgi yazan tarafından. bir akşamüstü yazılmıştır, zannediyorum.
28 Kasım 2009 Cumartesi
musa etkisi
bir sabah uyandım ve şahit oldum ki iki tavşan dişim birbirinden mağrurca ayrılmış.anlayışla karşıladım, hoşgördüm.ertesi gün "ertesi gün geçer" dedim.bunu bütün ertesilere uyguladım.yaklaşık ondört ertesi günün ardından "üşeniyorum öyleyse yarın" demeyi kesip bir plan yapmayı planladım.gülünsün diye dikkat çektim dişlerime, gülündü nitekim.hatta geçmiş olsun araması bile aldı, yine gülündü.çeşitli şakalar türettim, yaptım, "bunları şunlara da yapayım" dedim, vazgeçtim.baktım beren saat'in de dişleri ayrık.madonna'nınki güzel bile üstelik.olsun dedim malum tüm çocukluğum onları biraraya toplamakla geçmiş, şimdi öyle bir gecede bütün çocukluk ezikliklerimin zaferinden geçemem.onları yeniden temas halinde görmek istiyorum.yıl 1999, muhitimin tek telli çocuğum.zaten boyum yaşıtlarımdan ziyadesiyle uzun olduğundan ilgi çekmekteyim, ergenliğime kalmış 2 sene.zor yıllar, kendimi çocuk hissetsem de öyle görünmemekteyim.hazır öyle de görünüyorken ve abimle aynı evde yaşıyor olmaktan büyümek hevesindeyim bir an önce.yazmaya da başlamışım efendim, ruhta bir incelik var.büyüyedurdum içten içe.baktım ki okul, mahalle çocuk.eee?olmadı işte, sevmedim hiç çocukluk arkadaşlarımı.onlar da beni pek sevmediler sanırsam.bu teller üstüne bir şakalar, bir aşağılamalar...çocuk milleti de acımasız ya, şiddet manyağı ya, manyak ya yani kısacası, uzattırlar da uzatırlar.zaten fakir bir yaşantı içinde iyice halli bir ailedenim, babam ikinci el mercedes almış, annemin tırnakları boyalı üstünde döpiyes.orta sınıflığım, ince ruhlu kibar yapım, erken ergenlik sendromlarım, dişlerimin teli sebepleriyle sevilmemekteyim, öğretmenin de gözdesiyim ayıptır söylemesi.ama ben safça, bunların hepsinin hesabını dişlerime kesiyorum.ilkokul böyle geçti.sonrası işte malum.malum değilse de işte, işte deyip geçiyorum.
bunca kötü anı yaşanmış, dert çekilmiş, teller diş etlerime heder etmiş, vidalar arkadaki kocaman dişleri kullanılmaz hale getirmiş...artık dişçilere amca diyorum, babamın bahçe kerpeteniyle diş tellerimi düzeltmek safhasına gelimişim, diplomasız ortodondistim küçük yaşımda.bunların ardından bir gecede, hem de en gözde ikili, ayrılıverdi.bunu kendime yedirememeliyim ya hiç yediremeyesim yok."eeh!" demek istiyorum "geçer be canım, alışılır elbet".
biraz önce, yolda sokakta yanımda taşıyayım diye uçakta bedava verilen küçük diş fırçılarını ararken dolabın arka taraflarında üç berbat renkte kutu gördüm."neymiş bu ya" diyerek çıkardım.onların damaklık kaplarım olduğunu anlayınca içimi korku bürüdü.neden atılmadıkları da merak konusu.kötü çocukluğumu hatırlayayım da bir yerlere yazayım ve böylece bir hatırat daha yaratıp anımsattığı anılara bir yerde daha rastlama ihtimali doğurayım ve böylece devam edip gitsin diye mi?büyük ihtimalle.ah dostlar, derdim büyük.
alakaya maydonoz gibi gelecekse de ferhan şensoy izleyelim.sonunu izleyelim, bilmiş bir çocuk olup gülümseyelim.
*ve hatta belgeseli var ayrık dişli kadınların: gap toothed woman
bunca kötü anı yaşanmış, dert çekilmiş, teller diş etlerime heder etmiş, vidalar arkadaki kocaman dişleri kullanılmaz hale getirmiş...artık dişçilere amca diyorum, babamın bahçe kerpeteniyle diş tellerimi düzeltmek safhasına gelimişim, diplomasız ortodondistim küçük yaşımda.bunların ardından bir gecede, hem de en gözde ikili, ayrılıverdi.bunu kendime yedirememeliyim ya hiç yediremeyesim yok."eeh!" demek istiyorum "geçer be canım, alışılır elbet".
biraz önce, yolda sokakta yanımda taşıyayım diye uçakta bedava verilen küçük diş fırçılarını ararken dolabın arka taraflarında üç berbat renkte kutu gördüm."neymiş bu ya" diyerek çıkardım.onların damaklık kaplarım olduğunu anlayınca içimi korku bürüdü.neden atılmadıkları da merak konusu.kötü çocukluğumu hatırlayayım da bir yerlere yazayım ve böylece bir hatırat daha yaratıp anımsattığı anılara bir yerde daha rastlama ihtimali doğurayım ve böylece devam edip gitsin diye mi?büyük ihtimalle.ah dostlar, derdim büyük.
alakaya maydonoz gibi gelecekse de ferhan şensoy izleyelim.sonunu izleyelim, bilmiş bir çocuk olup gülümseyelim.
*ve hatta belgeseli var ayrık dişli kadınların: gap toothed woman
gelenek nedir?
sevgili yeğenim aylin'e
"geldiğin yeri unutma"
latif dayı
yazdı dayım "quarreling with god"ın baş sayfasına.dedemin ölümüyle o, tanrıyla atışmaya uzun zamandan sonra yeniden başladı.inanıp inanmadığını merak etsem de soramıyorum ağızda çok çiğ durduğundan bu soru.var bir kavgası ama işte, tapınacak değil savaşılacak bir şey olarak görüyor galiba onu. bende, biliyorsunuz, o'lar küçük yazılıyor.
annem yaşar kemal sever, aytmatov sever.ben de severim.gelenek bilirim, gelenekle yaşamak ne anlarım bu sebepten.fakat gelenekle nasıl bir bağ kurulmalı henüz içinden çıkabilmiş değilim.nice rol, bir çocuk-genç olarak, bir kadın olarak, bir modern insan-birey olarak bana dar, bize dar.nice modernlik de el öpen, kahve yapan, akrabalıkları ister istemez yaşatan, anne babayla yine ister istemez bin türlü bağ ile bağlı ben, biz için şimdilik büyük gelir.aklıma berman'dan bir söz geliyor her gelenek deyişimde.dua gibi tekrarlayıp duruyorum içimden: "gelenek düpedüz uysal köleliktir." itaatkar olma!itaatkar olma hiçbir şeye, hiçkimseye karşı!ant içip şerefim üstüne, saf tutuyorum bu düstura. yine de işte "toprak ana", "beyaz gemi", "gün olur asra bedel",...yeniye tapınma, oldukça "modern" bir tutumdur üstelik ve modern sözcüğü pek çok kötüleyici anlam barındırır.gerçi tırnak içinde ne yazılsa bir yerinden mutlaka mecaza takılır.
yani geldiğim yeri unutmayacak olsam da utanmadan onu tırnak içine alabilirim.
iran sineması üzerine okurken de bayram ritüellerini uyuşmuş bir biçimde yerine getirirken de "gelenek ne menem şey böyle?" diye sorup durdum kendi kendime.bir yere vardığım yok.o yazının da aralıkta teslim edileceği yok zaten.
bu arada, iran sineması üzerine söyleyecek sözünüz varsa söyleyin, yazayım.
*
sevmezsiniz ama dayımla başladım, dayımla bitireyim: bana seni gerek ve yunus emre'den dost deyi deyi
bir de bir film izle(til)dim bugün: (1965) sevmek zamanı.müşfik kenter'in gençliğini gördüm. teşekkürler inci.
"geldiğin yeri unutma"
latif dayı
yazdı dayım "quarreling with god"ın baş sayfasına.dedemin ölümüyle o, tanrıyla atışmaya uzun zamandan sonra yeniden başladı.inanıp inanmadığını merak etsem de soramıyorum ağızda çok çiğ durduğundan bu soru.var bir kavgası ama işte, tapınacak değil savaşılacak bir şey olarak görüyor galiba onu. bende, biliyorsunuz, o'lar küçük yazılıyor.
annem yaşar kemal sever, aytmatov sever.ben de severim.gelenek bilirim, gelenekle yaşamak ne anlarım bu sebepten.fakat gelenekle nasıl bir bağ kurulmalı henüz içinden çıkabilmiş değilim.nice rol, bir çocuk-genç olarak, bir kadın olarak, bir modern insan-birey olarak bana dar, bize dar.nice modernlik de el öpen, kahve yapan, akrabalıkları ister istemez yaşatan, anne babayla yine ister istemez bin türlü bağ ile bağlı ben, biz için şimdilik büyük gelir.aklıma berman'dan bir söz geliyor her gelenek deyişimde.dua gibi tekrarlayıp duruyorum içimden: "gelenek düpedüz uysal köleliktir." itaatkar olma!itaatkar olma hiçbir şeye, hiçkimseye karşı!ant içip şerefim üstüne, saf tutuyorum bu düstura. yine de işte "toprak ana", "beyaz gemi", "gün olur asra bedel",...yeniye tapınma, oldukça "modern" bir tutumdur üstelik ve modern sözcüğü pek çok kötüleyici anlam barındırır.gerçi tırnak içinde ne yazılsa bir yerinden mutlaka mecaza takılır.
yani geldiğim yeri unutmayacak olsam da utanmadan onu tırnak içine alabilirim.
iran sineması üzerine okurken de bayram ritüellerini uyuşmuş bir biçimde yerine getirirken de "gelenek ne menem şey böyle?" diye sorup durdum kendi kendime.bir yere vardığım yok.o yazının da aralıkta teslim edileceği yok zaten.
bu arada, iran sineması üzerine söyleyecek sözünüz varsa söyleyin, yazayım.
*
sevmezsiniz ama dayımla başladım, dayımla bitireyim: bana seni gerek ve yunus emre'den dost deyi deyi
bir de bir film izle(til)dim bugün: (1965) sevmek zamanı.müşfik kenter'in gençliğini gördüm. teşekkürler inci.
23 Kasım 2009 Pazartesi
karar
"ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi." şimdi artık, son karar, yalansız yaşamak.söylediğim yalanları geri alıyorum.artık varlık kadar ağırlık...sözler de ağır, varoldukları kadar.varlığım kadar...korkmadan, susmadan ve yerli yersiz gülümsemeden allah aşkına!gülerek, gülünerek, görgüsüzce hem de."ne kadar rezil olursak o kadar iyi."o kadar iyi! aklımda aklımı sıkıştıran düşünceler var.onlar böylece, dile gelmeden de ağırlar.
yeğlerim "yalnızlığın beyaz ortodontik dişlerini" kafeterya camlarından akan sahte gülümseyişime, bundan böyle. "ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi."o kadar iyi!
yeğlerim "yalnızlığın beyaz ortodontik dişlerini" kafeterya camlarından akan sahte gülümseyişime, bundan böyle. "ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi."o kadar iyi!
21 Kasım 2009 Cumartesi
bir yol; beş bölüm
bölüm bir-song to the siren
bir yolu tutup anlatmak zordur.çünkü giden yoldur, aksi söylenmiş olsa da.ben kendimden başka hiçbir yere gidemiyorum.yolların gitmesini beklemekle uzuyor zaman.neyse ki akşamlar artık daha çabuk olgunlaşıyorlar.
*
bölüm iki-le voyage de penelope
kime eğilip baksanız, başınız döner.siz derinliği ölçene kadar iş işten geçmiştir bile.
herkes boğularak ölmek ister ya da ölmeden önce hiç değilse bir kez boğulmak...
*
bölüm üç-ave maria
"dünyada en güzel şehirler uyanır,
ben yirmi yıl şehirlerin sonsuz uyanışlarını seyrettim.
(...)
kadınlar, erkekler, çocuklar hep aynı şekilde hayal ederler
yani hepsinin rüyaları yaşamaya ait olduğu meydanda,
geniş ovalarda, kayan trenlerde seyahat edenler yataklarını düşünürler;
uyuyamazlar.
kapanık bir gök önünde açık caddelere karşı soyunanların
aşkları bende saklıdır.
herkese ait bütün aşklar yataklarda yaşanır.
ben dünyanın bütün yataklarına izinsiz giriyorum.
(...)
sen en güzel uykuları yatağının dışında uyursun.
dünya, yıldızlarıyla sencileyin bir keyf içindedir.
evlerini, kalkan gemiler, trenler için terk edenlerin sıkıntıları
bence bilinmektedir.
bu camlı sahil kahvesinden gemilere bakan,
büyük firarlar peşinde hergün istasyonlarda görülen bu gezgin kadın
dünyayı tek başına sever.
bu sabahla, sokaklara düşen yataklardan kaçmış
dünyada, yataklarda çok uykusuz vardır.
(...)
sen en güzel şarkılarını dünyanın bütün şehirlerine karşı söylersin.
bütün şehirler insanları sevmeye mahsustur."
ilhan berk
*
bölüm dört-banavaarii re
mutlu şeyler de oldu çokça.hepsi açıktan açığa oldu.gizlemedim; söylemedim de.
*
bölüm beş-alf leyla wa leyla
ah, kahverengi kuş...her kuş şen öter sandı insanlar, oysa hiçbir konuşmaya anlam yüklememişti kuşlar: çevirmenin en baş notu budur.
-beş millete daha çıkardı bu yol ya, onlar da dönüşe...
bir yolu tutup anlatmak zordur.çünkü giden yoldur, aksi söylenmiş olsa da.ben kendimden başka hiçbir yere gidemiyorum.yolların gitmesini beklemekle uzuyor zaman.neyse ki akşamlar artık daha çabuk olgunlaşıyorlar.
*
bölüm iki-le voyage de penelope
kime eğilip baksanız, başınız döner.siz derinliği ölçene kadar iş işten geçmiştir bile.
herkes boğularak ölmek ister ya da ölmeden önce hiç değilse bir kez boğulmak...
*
bölüm üç-ave maria
"dünyada en güzel şehirler uyanır,
ben yirmi yıl şehirlerin sonsuz uyanışlarını seyrettim.
(...)
kadınlar, erkekler, çocuklar hep aynı şekilde hayal ederler
yani hepsinin rüyaları yaşamaya ait olduğu meydanda,
geniş ovalarda, kayan trenlerde seyahat edenler yataklarını düşünürler;
uyuyamazlar.
kapanık bir gök önünde açık caddelere karşı soyunanların
aşkları bende saklıdır.
herkese ait bütün aşklar yataklarda yaşanır.
ben dünyanın bütün yataklarına izinsiz giriyorum.
(...)
sen en güzel uykuları yatağının dışında uyursun.
dünya, yıldızlarıyla sencileyin bir keyf içindedir.
evlerini, kalkan gemiler, trenler için terk edenlerin sıkıntıları
bence bilinmektedir.
bu camlı sahil kahvesinden gemilere bakan,
büyük firarlar peşinde hergün istasyonlarda görülen bu gezgin kadın
dünyayı tek başına sever.
bu sabahla, sokaklara düşen yataklardan kaçmış
dünyada, yataklarda çok uykusuz vardır.
(...)
sen en güzel şarkılarını dünyanın bütün şehirlerine karşı söylersin.
bütün şehirler insanları sevmeye mahsustur."
ilhan berk
*
bölüm dört-banavaarii re
mutlu şeyler de oldu çokça.hepsi açıktan açığa oldu.gizlemedim; söylemedim de.
*
bölüm beş-alf leyla wa leyla
ah, kahverengi kuş...her kuş şen öter sandı insanlar, oysa hiçbir konuşmaya anlam yüklememişti kuşlar: çevirmenin en baş notu budur.
-beş millete daha çıkardı bu yol ya, onlar da dönüşe...
17 Kasım 2009 Salı
homo economicus ve paribus
öncelikle;
seviyorum dediklerimin yüzde yetmiş dördüne ne sevgi ne nefret yalnız kaçınılmaz bir alışkanlık beslediğimi bilgilerinize arz eder, maruz kalınan azamiyetlerden işkillenmenizi naçizane tavsiye ederim.
sonrasında:
senin rasyonel tavırların benim canım, çoğunlukla korkmaktan ve ahmaklıktandır.düşünsene, genelin aklı dediğin (ki sen demesen de buna öyle diyorlar) ne kadar parlak olabilir ki? yani ziyadesiyle normalsen bir tanem (ki bu biricikliğini çürütür) ya korkaksındır ya ahmak (aptal dememem bilinçli) ya da yüksek ihtimal ikisi birden ne acı ki. sizi muhakkakiyetle tenzih ederim.
ama ceteris paribus mümkün olsaydı eğer
bambaşka olurdu belki herşey
galiba paribus'un halt yemesinden
ve benim ihlak ve iflah olmaz aymazlığım!
ve aynı ceteris paribus gibi tüm bağlaçların da "idea"lojik olması
bağlamlanamamakla beraber bağlaçların bağımsızlıkları
ve bu bağlamda yalnızlık
ha bir de kutsal kitapların kötü dilleri çeviri yetersizliğinden değil.yoksa pekala çevrilebilirlerdi mete tuncay tarafından.(hem hani güneş dildi!)
yine de inanmak denen şeyin insana kendini direterek dirilmesi
ve dirimsellik ilkesi
açık ki şunun ya da bunun üzerine düşünmekle başlamadı düşünmek.
yani adam gidip taşa bakıp uzun uzun, "taş" demedi (ki "taş" bir emir bildirmez).
ama ben karanlığa bakarken bu gece
hiçbir şey görmemekten mütevellit
düşüncelerim bindi bir sözcüğün sırtına
kamçıladı ha bire kafamı
sözcüğü söylemeyeceğim.
zaten, ya anlam vardır ya mc^2.
anlaartıkanlaartıkanlaartıkanlaartıkanlaarıkanlaartıkanlaartıkanlaartık
işe yaramıyor teacher!
sen sondan eklemeye devam et.ben arap doğmalıydım:http://fizy.com/s/12b494
sabah oldu.güvercinler var.
ben bir martıyı iki kanadından tutup kurban etmek isterdim "eğer"in başına.
güvercinler var.
günaydın yüzde yirmi altı.bugün herşey ceteris paribus.
seviyorum dediklerimin yüzde yetmiş dördüne ne sevgi ne nefret yalnız kaçınılmaz bir alışkanlık beslediğimi bilgilerinize arz eder, maruz kalınan azamiyetlerden işkillenmenizi naçizane tavsiye ederim.
sonrasında:
senin rasyonel tavırların benim canım, çoğunlukla korkmaktan ve ahmaklıktandır.düşünsene, genelin aklı dediğin (ki sen demesen de buna öyle diyorlar) ne kadar parlak olabilir ki? yani ziyadesiyle normalsen bir tanem (ki bu biricikliğini çürütür) ya korkaksındır ya ahmak (aptal dememem bilinçli) ya da yüksek ihtimal ikisi birden ne acı ki. sizi muhakkakiyetle tenzih ederim.
ama ceteris paribus mümkün olsaydı eğer
bambaşka olurdu belki herşey
galiba paribus'un halt yemesinden
ve benim ihlak ve iflah olmaz aymazlığım!
ve aynı ceteris paribus gibi tüm bağlaçların da "idea"lojik olması
bağlamlanamamakla beraber bağlaçların bağımsızlıkları
ve bu bağlamda yalnızlık
ha bir de kutsal kitapların kötü dilleri çeviri yetersizliğinden değil.yoksa pekala çevrilebilirlerdi mete tuncay tarafından.(hem hani güneş dildi!)
yine de inanmak denen şeyin insana kendini direterek dirilmesi
ve dirimsellik ilkesi
açık ki şunun ya da bunun üzerine düşünmekle başlamadı düşünmek.
yani adam gidip taşa bakıp uzun uzun, "taş" demedi (ki "taş" bir emir bildirmez).
ama ben karanlığa bakarken bu gece
hiçbir şey görmemekten mütevellit
düşüncelerim bindi bir sözcüğün sırtına
kamçıladı ha bire kafamı
sözcüğü söylemeyeceğim.
zaten, ya anlam vardır ya mc^2.
anlaartıkanlaartıkanlaartıkanlaartıkanlaarıkanlaartıkanlaartıkanlaartık
işe yaramıyor teacher!
sen sondan eklemeye devam et.ben arap doğmalıydım:http://fizy.com/s/12b494
sabah oldu.güvercinler var.
ben bir martıyı iki kanadından tutup kurban etmek isterdim "eğer"in başına.
güvercinler var.
günaydın yüzde yirmi altı.bugün herşey ceteris paribus.
16 Kasım 2009 Pazartesi
14 Kasım 2009 Cumartesi
don juan'ın anısına ergen bir yazı
Bu uçak yırtılmış.
Gemi de ha bire su alıyor, ayıp olmasın diye söylemiyorum.
Buraların boya zamanı gelmiş.
Bakma, şimdilik idare ediyoruz.
böyle yaşanmaz.yazacak bir şey olmadan...her insan en az ayda bir kez aşık olmalı, haftada en az bir kez sarhoş olmalı ve hergün en az bir kez yazacak bir şeyler bulmalı- ki yaşadım diyebilsin.gün doldurur gibi, hep daha güzel günleri bekleyerek yaşanmaz.yirmi yaşında bir an önce yaşlanmayı dileyerek yaşanmaz.aşık olmadan yaşanmaz.ona yaşamak denmez yani.
dün birisine hararetle bir şeyler anlatırken görülmüşüm.ne mutlu, ne hayat dolu bir kare.oysa genelde susup karşı tarafın bu işten rahatsız olup olmadığını tartmak oyununu oynarım.eğlenmek için yapmam, sadece yaparım işte bazı bazı.ve ben insanlarla eğlenmem.eskiden alay ederdim, bir süredir hiç etmiyorum.etmeyi de sevmiyorum.onlara gülüyorum, bir takım şeylerini komik buluyorum.ha aşağı ve yukarı gördüklerim de oluyor.ama alay etmiyorum.arada nüans var; anlatamıyorum, ağlatmayın.
abimin doğum gününü hatırlayamıyorum.bütün gün defalarca düşündüm, bulamadım.bırak gününü hangi ay olduğunu bile çıkartamadım.otuza kadar saydım, hiçbir sayı tanıdık gelmedi.galiba "eternal sunshine of the spotless mind" ki onlar bile hatırlıyorlar birbirlerini sonradan.nasıl bu kadar unutkan olabilirim?nasıl böyle lekesizce unutabilirim? aptallıkla açıklanamaz gibi geliyor.hastayım bence.
bugün üçüncü kez izledim sil baştan'ı ki orjinal uzun ismi çok daha hoştur.saçımı boyamak istiyorum ama annem-babam endişelenir.bu halimle daha makul daha hanım daha normal daha komşu çocuklarına örnek gösterilesi daha kibarlığına kibarlık katmak için sesini incelterek konuşan daha "pretty girl" jennifer'ın seslenişiyle daha yurt güvenlikçilerince güven duyulan bir tip oluyorum ve pastaneci "buyur abisi" derken ya da yurt görevlisi "şimdi git sonra gel ablacım" derken ya da sınıftaki pretty kız bana "ciciş" derken ikinci kez düşünmeye gerek duymuyor.oysa ben gizli gizli pure reason revolution dinleyip sürrealist film izliyorum.ve canım benim, insanları ve dünyayı ve seni sevmiyorum.hatta bazen çok içten küfrediyorum, inanmazsın.
2012'de hepberaber ölsek bari.gerçi ben büyük ihtimalle hiç yaşamamış olacağım.
ambassadors return- http://fizy.com/s/19dgfp
Gemi de ha bire su alıyor, ayıp olmasın diye söylemiyorum.
Buraların boya zamanı gelmiş.
Bakma, şimdilik idare ediyoruz.
böyle yaşanmaz.yazacak bir şey olmadan...her insan en az ayda bir kez aşık olmalı, haftada en az bir kez sarhoş olmalı ve hergün en az bir kez yazacak bir şeyler bulmalı- ki yaşadım diyebilsin.gün doldurur gibi, hep daha güzel günleri bekleyerek yaşanmaz.yirmi yaşında bir an önce yaşlanmayı dileyerek yaşanmaz.aşık olmadan yaşanmaz.ona yaşamak denmez yani.
dün birisine hararetle bir şeyler anlatırken görülmüşüm.ne mutlu, ne hayat dolu bir kare.oysa genelde susup karşı tarafın bu işten rahatsız olup olmadığını tartmak oyununu oynarım.eğlenmek için yapmam, sadece yaparım işte bazı bazı.ve ben insanlarla eğlenmem.eskiden alay ederdim, bir süredir hiç etmiyorum.etmeyi de sevmiyorum.onlara gülüyorum, bir takım şeylerini komik buluyorum.ha aşağı ve yukarı gördüklerim de oluyor.ama alay etmiyorum.arada nüans var; anlatamıyorum, ağlatmayın.
abimin doğum gününü hatırlayamıyorum.bütün gün defalarca düşündüm, bulamadım.bırak gününü hangi ay olduğunu bile çıkartamadım.otuza kadar saydım, hiçbir sayı tanıdık gelmedi.galiba "eternal sunshine of the spotless mind" ki onlar bile hatırlıyorlar birbirlerini sonradan.nasıl bu kadar unutkan olabilirim?nasıl böyle lekesizce unutabilirim? aptallıkla açıklanamaz gibi geliyor.hastayım bence.
bugün üçüncü kez izledim sil baştan'ı ki orjinal uzun ismi çok daha hoştur.saçımı boyamak istiyorum ama annem-babam endişelenir.bu halimle daha makul daha hanım daha normal daha komşu çocuklarına örnek gösterilesi daha kibarlığına kibarlık katmak için sesini incelterek konuşan daha "pretty girl" jennifer'ın seslenişiyle daha yurt güvenlikçilerince güven duyulan bir tip oluyorum ve pastaneci "buyur abisi" derken ya da yurt görevlisi "şimdi git sonra gel ablacım" derken ya da sınıftaki pretty kız bana "ciciş" derken ikinci kez düşünmeye gerek duymuyor.oysa ben gizli gizli pure reason revolution dinleyip sürrealist film izliyorum.ve canım benim, insanları ve dünyayı ve seni sevmiyorum.hatta bazen çok içten küfrediyorum, inanmazsın.
2012'de hepberaber ölsek bari.gerçi ben büyük ihtimalle hiç yaşamamış olacağım.
ambassadors return- http://fizy.com/s/19dgfp
11 Kasım 2009 Çarşamba
bidesen
http://fizy.com/s/12er1r
"yeşil bir deniz uçuyor
duvarlardan içeriye yıkılıyor
camlardan sarhoş bi rüzgar
zemin,
düşen bir tarla
beyaz gölgeler içimde çemberler çiziyor
beklenti.
batan bir dünya bu
yıpranmış çamların ardında
her bir evin kafa tasında
fırıl fırıl dönüyor kör bir öfke
batan bir dünya bu..
bir kuşkuyu alıyor ellerine
batan bir dünya bu
etime..
yanıp yok oluyor bir cümle
tümce doğuruyor
bense bi desenden başka bir şey değilim
balık sırtına çizilmiş
batan bir dünya bu
batmış etime
yağmur sonu birikintilerinde yüzen bir balık
sırtına çizilmiş
batan bir dünya bu
batmış etime
bense balık sırtına
çizilmiş bi desenden
bi de senden bi desene
bi de sensen
sen desenden başka bişiysin.
yırtıldıkça bütün mavilerin turuncuları
kayboluyorsun bu gölgelikte
sonsuzluktan bahseden gölgelerde
ölülerin sesleri sonsuz
ardıç kuşunu susturacak kadar
ölülerin nabzı yok
ardıç kuşunu susturacak kadar
sessiz ve derinden
sessiz ve kimsesiz
kör bir öfke.
batan bir dünya bu
çırpındıkça battığın bi rüya bu
detone detone haykırışlarına karışan.
güya bu."
"yeşil bir deniz uçuyor
duvarlardan içeriye yıkılıyor
camlardan sarhoş bi rüzgar
zemin,
düşen bir tarla
beyaz gölgeler içimde çemberler çiziyor
beklenti.
batan bir dünya bu
yıpranmış çamların ardında
her bir evin kafa tasında
fırıl fırıl dönüyor kör bir öfke
batan bir dünya bu..
bir kuşkuyu alıyor ellerine
batan bir dünya bu
etime..
yanıp yok oluyor bir cümle
tümce doğuruyor
bense bi desenden başka bir şey değilim
balık sırtına çizilmiş
batan bir dünya bu
batmış etime
yağmur sonu birikintilerinde yüzen bir balık
sırtına çizilmiş
batan bir dünya bu
batmış etime
bense balık sırtına
çizilmiş bi desenden
bi de senden bi desene
bi de sensen
sen desenden başka bişiysin.
yırtıldıkça bütün mavilerin turuncuları
kayboluyorsun bu gölgelikte
sonsuzluktan bahseden gölgelerde
ölülerin sesleri sonsuz
ardıç kuşunu susturacak kadar
ölülerin nabzı yok
ardıç kuşunu susturacak kadar
sessiz ve derinden
sessiz ve kimsesiz
kör bir öfke.
batan bir dünya bu
çırpındıkça battığın bi rüya bu
detone detone haykırışlarına karışan.
güya bu."
8 Kasım 2009 Pazar
sıkkın
süt tozu fazla kaçmış soğuk kahve nasılsa ben de öyleyim.uyanır uyanmaz mayıs sıkıntısı'nı* izledim.sonra biraz daha uyudum, rüya gördüm.ikinci uyanışımda paris sıkıntısı'ndan okudum.baktım odam dağınık, lavabom da tıkalı, masa lambası da patlamıştı.o zaman hiç kalkmayayım dedim.sıkıntılı şarkılar dinledim.geçenlerde laf arasında geçmişti, ben de içimden "bak o da vardı,ah sevgili servis camı." demiştim; opeth dinledim.o ve türevi gruplar yüzünden inci üç yıl günaydın dememiş, diyenlere de boş gözlerle bakıp yapmacıktan gülümsemişti-hatta cevaben ofladığı da görülmüştür.herneyse ben de o havadaydım, hava o hava değilse de.dışarı baktım, ankara kalesi hala yerinde."iyi o zaman."
sonrası da bunun gibi işte.saat oldu dokuz.yarın sınavım var.bir iç hastalık geçirmekteyim- raporunu da kendim yazayım dedim.
asıl mesele, yine telefonum kapalıydı.beni arayan herkesi* çarşamba günü arayacağım.sırf bu amaç uğruna gidip kontör aldım.fiyatı karşısında her seferinde yaşadığım şaşkınlığı tekrar yaşadım.beş yıl önce 11.5'tu.ben orada sabitledim.demek oluyor ki beş yıldır* telefonla ilişkim kötü.bazen zararı dokunuyor ama ben yine de çok seviyorum bu huyumu.
-ve düşündüm de haksızım gerçekten.
"sabah için çok erkendir, gece için çok geç bazen."* ya, buna facebookta sıçtın mavisi* diyorlar hani, "işte öyle bir şey"...henüz görmediğim bir renk gerçi o, daha o kadar üniversiteli olamadım.ama ben akıllı, zeki ve ahlaklı olduğumdan her türlü komploya rağmen(kendiniz hatırlayın, bkz. vermiyorum) tembelliğimden ve uyuzluğumdan ödün vermeksizin üstün zekalılar sınıfına girmiştim.o zaman ömür boyu başarı ödülünü almam gerekmez mi?oysa bütün öğrencilik hayatım çalışmadan da başarırım cakasına dayanıyor benim. böyle mi olacaktık brütüs?
neyse işte dostlar, vaziyet bu.odamda volta atar sorarım: "neden, neden neden neden daracık yaparlar bu evleri?"
geçsin bu hafta, hiç yaşanmamışçasına.
haydi herkese iyi şanslar!
*yorum yapamıyorum filmle ilgili de neden çehov'un anısını yazıyor en sonunda onu bilemedim.bir de teşekkür kısmında "kardeşler pide salonu"na teşekkür etmiş nuri bilge ceylan. annanemin evinin karşısındaki pide salonunun adı da kardeşler.sanıyorum bu isimdaşlık cumhuriyet meydanı, bahçelievler mahallesi gibi bir şey.pideciye teşekkürü de çok takdir ettim. (-bak mesela haksız olduğumu burda da ispatlıyorum kendimle çelişerek.)
*tuğçe sana diyorum duygu sen anlama.
*bu da beş yıldır tek tabanca olduğum anlamına gelir ki o tabanca patlamaya hiç de hevesli değil.
*enis batur yazmış, ben de okumuşum.(genelde adanalılar -di'li geçmiş yerine -miş'li geçmiş kullanırlar-en azından benim tanıdıklarım öyle yapıyor-. ben de her seferinde gıcık olurum.)
*gördüm seni ahmet, çık o gruptan!
herneyse işte.uluslararası politika...
-ha bu arada ben öss'de 2903.'ydüm ya 2902.yle aynı sınıfta silah arkadaşıymışız meğer.dün tesadüfen öğrendim, manasızca sevindim bu işe.
sonrası da bunun gibi işte.saat oldu dokuz.yarın sınavım var.bir iç hastalık geçirmekteyim- raporunu da kendim yazayım dedim.
asıl mesele, yine telefonum kapalıydı.beni arayan herkesi* çarşamba günü arayacağım.sırf bu amaç uğruna gidip kontör aldım.fiyatı karşısında her seferinde yaşadığım şaşkınlığı tekrar yaşadım.beş yıl önce 11.5'tu.ben orada sabitledim.demek oluyor ki beş yıldır* telefonla ilişkim kötü.bazen zararı dokunuyor ama ben yine de çok seviyorum bu huyumu.
-ve düşündüm de haksızım gerçekten.
"sabah için çok erkendir, gece için çok geç bazen."* ya, buna facebookta sıçtın mavisi* diyorlar hani, "işte öyle bir şey"...henüz görmediğim bir renk gerçi o, daha o kadar üniversiteli olamadım.ama ben akıllı, zeki ve ahlaklı olduğumdan her türlü komploya rağmen(kendiniz hatırlayın, bkz. vermiyorum) tembelliğimden ve uyuzluğumdan ödün vermeksizin üstün zekalılar sınıfına girmiştim.o zaman ömür boyu başarı ödülünü almam gerekmez mi?oysa bütün öğrencilik hayatım çalışmadan da başarırım cakasına dayanıyor benim. böyle mi olacaktık brütüs?
neyse işte dostlar, vaziyet bu.odamda volta atar sorarım: "neden, neden neden neden daracık yaparlar bu evleri?"
geçsin bu hafta, hiç yaşanmamışçasına.
haydi herkese iyi şanslar!
*yorum yapamıyorum filmle ilgili de neden çehov'un anısını yazıyor en sonunda onu bilemedim.bir de teşekkür kısmında "kardeşler pide salonu"na teşekkür etmiş nuri bilge ceylan. annanemin evinin karşısındaki pide salonunun adı da kardeşler.sanıyorum bu isimdaşlık cumhuriyet meydanı, bahçelievler mahallesi gibi bir şey.pideciye teşekkürü de çok takdir ettim. (-bak mesela haksız olduğumu burda da ispatlıyorum kendimle çelişerek.)
*tuğçe sana diyorum duygu sen anlama.
*bu da beş yıldır tek tabanca olduğum anlamına gelir ki o tabanca patlamaya hiç de hevesli değil.
*enis batur yazmış, ben de okumuşum.(genelde adanalılar -di'li geçmiş yerine -miş'li geçmiş kullanırlar-en azından benim tanıdıklarım öyle yapıyor-. ben de her seferinde gıcık olurum.)
*gördüm seni ahmet, çık o gruptan!
herneyse işte.uluslararası politika...
-ha bu arada ben öss'de 2903.'ydüm ya 2902.yle aynı sınıfta silah arkadaşıymışız meğer.dün tesadüfen öğrendim, manasızca sevindim bu işe.
31 Ekim 2009 Cumartesi
kuyuda taş sektiren adamlardan ve kadınlardan
"deliliğe ancak gevezelerle suskunlar ulaşabilir: bütün sırlarını boşaltmış olanlar ve fazla biriktirmiş olanlar." demiş biri.ben olsam aynı fikri çok daha yavan biçimde dile getirir böylece tekrar ve tekrar akademisyen olup edebiyatçı olamazdım.ne geveze ne suskun ne de akıllıyım.
"Akıllı insanlarla konuşup akıl fuhuşu yapmak istemiyorum. Tanrı beni zihin sağlığından korusun." demiş wittgeinstein. küçük yaşta "felsefe soruşturmaları"nı okuduğum için onu asla affetmeyeceğim.saygıyla diz çöküp alınımızı yere sürüyoruz.
benim asıl deli olduğum ve hatta bu nedenle akıllı çocukların mekanlarından(felsefe topluluğu gibi) kaçtığım mesele, birinin çıkıp da "wittgeinstein'e bu konuda katılıyorum." diye lafa girmesidir.nasıl kendini bir fikirde bu adamlarla eşitlemeye kalkışır kişi anlamıyorum."hımm, evet.derrida'ya katılıyorum bu konuda." ne hakla?otuzbeşe bakla. (argo sözlüğünden öğrenilmiş bir söz dizisidir.)
******
deli şarkımız budur.bu gecenin müthiş keşfidir: http://fizy.com/s/103bgo
deli kareografımız bu: http://www.youtube.com/watch?v=2mcfzJp_x1U -diğer videolarından devam edebilirsiniz beğenirseniz.kişi: pina bausch.mesela aşk ne rezil bir şey demek için: http://www.youtube.com/watch?v=KXVuVQuMvgA
bir deli dans gösterimiz de şu: http://www.youtube.com/watch?v=H9Xj67hEDv8 , burda da insanlığın ilkel komünal çağdan modern kapitalist çağa geçişi anlatılır.modern çağlarda piyanoya fazıl say geçer.başları biraz sıkıcıdır (barış ne kadar eğlenceli olabilir ki?) ama ortadan sonrası harkuladedir.videoda net değil ama bir de sandalye diye bir gösterisi vardır zeynep tanbay'ın, işkence tasvir edilir, süperdir.
güzel şeyler paylaştım.
"Akıllı insanlarla konuşup akıl fuhuşu yapmak istemiyorum. Tanrı beni zihin sağlığından korusun." demiş wittgeinstein. küçük yaşta "felsefe soruşturmaları"nı okuduğum için onu asla affetmeyeceğim.saygıyla diz çöküp alınımızı yere sürüyoruz.
benim asıl deli olduğum ve hatta bu nedenle akıllı çocukların mekanlarından(felsefe topluluğu gibi) kaçtığım mesele, birinin çıkıp da "wittgeinstein'e bu konuda katılıyorum." diye lafa girmesidir.nasıl kendini bir fikirde bu adamlarla eşitlemeye kalkışır kişi anlamıyorum."hımm, evet.derrida'ya katılıyorum bu konuda." ne hakla?otuzbeşe bakla. (argo sözlüğünden öğrenilmiş bir söz dizisidir.)
******
deli şarkımız budur.bu gecenin müthiş keşfidir: http://fizy.com/s/103bgo
deli kareografımız bu: http://www.youtube.com/watch?v=2mcfzJp_x1U -diğer videolarından devam edebilirsiniz beğenirseniz.kişi: pina bausch.mesela aşk ne rezil bir şey demek için: http://www.youtube.com/watch?v=KXVuVQuMvgA
bir deli dans gösterimiz de şu: http://www.youtube.com/watch?v=H9Xj67hEDv8 , burda da insanlığın ilkel komünal çağdan modern kapitalist çağa geçişi anlatılır.modern çağlarda piyanoya fazıl say geçer.başları biraz sıkıcıdır (barış ne kadar eğlenceli olabilir ki?) ama ortadan sonrası harkuladedir.videoda net değil ama bir de sandalye diye bir gösterisi vardır zeynep tanbay'ın, işkence tasvir edilir, süperdir.
güzel şeyler paylaştım.
27 Ekim 2009 Salı
dokunmadım, durdu.
"benim bir politik duruşum var" dedi biri.ne büyük ne acayip bir laf etti.bir kere siyasi yerine politik denmesi bile acayip.duruş da nedir hem?ideoloji vardır, dava vardır, dert vardır, kimlik vardır ama duruş...uluslararası politika dersinin çevrilmiş metinlerinden okunmuş gibi geldi.politik duruşu olan mülkiyeliyi onayladım kafamla, her halinden anlarmışım gibi duruşunu.o çok emindi benim ta evvelden anladığımdan.oysa o eylemsizce durup dururken nerden anlayabilirdim ki duruşunun ne olduğunu? hem kavga etmeden,bir asi söz etmeden, küfür etmeden...politik pozunu vermiş duruyor kalabalıkta.bozmasa bari...
al bunu dinle arkadaş. http://fizy.com/s/12fql2
sonra, politik durma; siyasi yıkıl.
*
al bunu dinle arkadaş. http://fizy.com/s/12fql2
sonra, politik durma; siyasi yıkıl.
*
24 Ekim 2009 Cumartesi
ahmet'e uzunca bir kart (önyüzünde ankara kalesi olan)
bu sabah atlayıp gelmeliydim.en arka koltuğu yirmiye kapatarak hem de...gerçi ben hep kazıklanırım; varanla gelmeliydim, kötü otobüslerine bir sürü para dökerek hem de.yanlış yerde inmeliydim.tuğçe'nin başına dert açmalı ama ikimizin de bu durumdan keyif alacağını bilerek kaybolmaktan mutlu olmalıydım.orda olmalıydım, burada olmamanın her türlü ahmaklığını göze alarak.
üzgünüm kendimi yalnız ve uzak kıldığım için.mutlu olamadığım için üzgünüm.akıllılık edemeyip aptal gibi bu odada, ankara kalesini izleyip avrupalı tutucu şairlerden sana şiir aradığım için üzgünüm.oysa şimdi oraların yolları ne kadar özgür, kaleleri ne kadar yıkık, insanları ne kadar akılsız, kahkahaları ne kadar ahlaksızdır.ne kadar ahlaksızdır şimdi duygu, ne kadar çocuktur inci, ne kadar ağlamaklıdır tuğçe.sen ne kadar kötü gülüyorsundur şimdi.şimdi içiniz ne kadar küçük, kollarınız bacaklarınız ne kadar fazlalıktır.
sonradan geliyor aklım başıma."keşke" diyorum, siz de demişsinizdir okurken muhakkak.
sana umutlu, mutlu sözcükler yok.sen güzel, zarif isimli bir dünyada yeniden doğuyorsun, ben yokum.yoktum, yokum.benim dünyamın adı çok küt, bir sürü "a" var içinde. "i" yok mesela.olamazdı da, yakışmaz."l" yok,tıknaz "n" var.içlerinden bir "k" var sevdiğim, onu da "ka" diye okuyorlar.
ahmet, tam sen doğacakken saatleri bir saat geri alıyorlar.bu işten bir sonuç var sen çıkar.
bütün soğuk, kibirli, bilmiş, ölçülü ve "bi de bana sinsi diyor" havama rağmen seni ne çok sevdiğimi simgeleyen yaşlı, manalı gözlerle bakıyor ve "ahmet" deyip bir es bekliyorum, "iyi ki doğdun be." kafamı erkeksi bir tavırla hafiften sola kırıyor hüzünlü bir gülümseyiş takıyorum dudaklarıma.sonra eski halime dönüyorum.bu sırada burnum titriyor...
saat tam 00.00 ama arayamıyorum.biliyorum, kalabalıksınız.sarılmak uzun sürüyor...
en son ben sarılıyorum.iyi ki doğdun ahmet.yeni yıllar!
üzgünüm kendimi yalnız ve uzak kıldığım için.mutlu olamadığım için üzgünüm.akıllılık edemeyip aptal gibi bu odada, ankara kalesini izleyip avrupalı tutucu şairlerden sana şiir aradığım için üzgünüm.oysa şimdi oraların yolları ne kadar özgür, kaleleri ne kadar yıkık, insanları ne kadar akılsız, kahkahaları ne kadar ahlaksızdır.ne kadar ahlaksızdır şimdi duygu, ne kadar çocuktur inci, ne kadar ağlamaklıdır tuğçe.sen ne kadar kötü gülüyorsundur şimdi.şimdi içiniz ne kadar küçük, kollarınız bacaklarınız ne kadar fazlalıktır.
sonradan geliyor aklım başıma."keşke" diyorum, siz de demişsinizdir okurken muhakkak.
sana umutlu, mutlu sözcükler yok.sen güzel, zarif isimli bir dünyada yeniden doğuyorsun, ben yokum.yoktum, yokum.benim dünyamın adı çok küt, bir sürü "a" var içinde. "i" yok mesela.olamazdı da, yakışmaz."l" yok,tıknaz "n" var.içlerinden bir "k" var sevdiğim, onu da "ka" diye okuyorlar.
ahmet, tam sen doğacakken saatleri bir saat geri alıyorlar.bu işten bir sonuç var sen çıkar.
bütün soğuk, kibirli, bilmiş, ölçülü ve "bi de bana sinsi diyor" havama rağmen seni ne çok sevdiğimi simgeleyen yaşlı, manalı gözlerle bakıyor ve "ahmet" deyip bir es bekliyorum, "iyi ki doğdun be." kafamı erkeksi bir tavırla hafiften sola kırıyor hüzünlü bir gülümseyiş takıyorum dudaklarıma.sonra eski halime dönüyorum.bu sırada burnum titriyor...
saat tam 00.00 ama arayamıyorum.biliyorum, kalabalıksınız.sarılmak uzun sürüyor...
en son ben sarılıyorum.iyi ki doğdun ahmet.yeni yıllar!
ol-an*
anla-yamıyorduk
anla-yanamıyorduk
anla-tamıyorduk
anla--tamam.
yorgunum.
http://fizy.com/s/103b85
sonra dedi ki: "kişi, hep, kendisini, kendi kendini
bilinçlendirerek atlatmak zorunda olan
varlıktır."
sonra dedim ki: saçma-la
ma.
"kişi kendini bulmak için, kendini sürekli yitirmeyi göze alandır.
kişi kendini bulmak için, kendini yitirendir.
kişi kendini bulan, ama, kendini yine yitirendir.
kişi kendini bulan ve yitiren; bulunup yitirilen..."
dedim ki: h-iç.
akıllıca olan kendini yitirmektir.
içmektir sayın hocam, içmektir.
-hepsi bu.
anla-yanamıyorduk
anla-tamıyorduk
anla--tamam.
yorgunum.
http://fizy.com/s/103b85
sonra dedi ki: "kişi, hep, kendisini, kendi kendini
bilinçlendirerek atlatmak zorunda olan
varlıktır."
sonra dedim ki: saçma-la
ma.
"kişi kendini bulmak için, kendini sürekli yitirmeyi göze alandır.
kişi kendini bulmak için, kendini yitirendir.
kişi kendini bulan, ama, kendini yine yitirendir.
kişi kendini bulan ve yitiren; bulunup yitirilen..."
dedim ki: h-iç.
akıllıca olan kendini yitirmektir.
içmektir sayın hocam, içmektir.
-hepsi bu.
22 Ekim 2009 Perşembe
mutsuzluklar
bazı insanlar sık sık kötü şeyler yaşarlar.bir hocamızın sürekli olmadık bir yerinin terlemesi(biz ter diyoruz ama ıslak işte bir sebepten), hep bıyığında bir parça tükrük kalması, tatlı bir adam olmasına rağmen lüzumsuz zamanlarda olmayan şakalar, oturmayan açıklamalar yapması gibi.ya da yanlış şehirlerarası otobüse binip yolun yarısında indirilmek, anahtarı olmayan eve gitmek, daha da eskilerden inek kişi olunmamasına rağmen hep hocaların kölesi olmak(bkz.azize's köle ve ladylik ünvanlarım), kitlesel baskın hareketlerinde(bkz. hepi niz yiyin) en önde yalnız bırakılan kişi olmak, her ağlayan genç kızın ardından "bak bakiyim nesi varmış" denilip sürgüne yollanan kişi olmak (cansu yiğitle olan trajik ilişkim), yapılan ödevi kaydetmemek(dün gece), "yeni yıllar" demekte komik bir yan bir türlü görememek, cama çarpmak, yataktan düşmek, aylin inal olmak, en sevdiğin edebiyat hocandan bile aptal muamelesi görmek (belgin hocamın ilginç saptamaları), "sen de mi papirüs", "imza töreni" gibi özgün yanlış sözcük kullanımlarını kalabalık ortamlarda dile getirmek, servantes'i kervantes diye okumak, tüm bu sebeplerden ve daha fazlasından dolayı avel olan lakabımın yıllığa aval olarak geçirilmesi ve yıllığımda en yakın arkadaşlarının bile aval dediği bir ezik imajı çizmem, iki günlük tuvalet birikmişliğimi boşaltırken canım arkadaşımın on kişilik bir kafileyi otel odamıza davet etmesi, tüm çabalara rağmen tiyatroya alınmamak, felsefe olimpiyatında 27. olmak, kopya dağıtılan edebiyat sınavından 17 almak, birinin doğum gününde pastaneyi yanlış anlayıp ciğerciye gitmek üstüne pastayı et dolabına koydurtmak, toplu çıkılan bir bisiklet turunda kafanı şapkandan dolayı göremediğin dala çarpmak (film gibi ama gerçek), toplu fotoğrafta düşmek,aldığın kitabı-parasını ödeyip- kasada unutmak, mezuniyet balonda okulda gıcık kaptığın tek kızla pişti olmak...hayat mutsuzluklarla dolu.ama bence bana daha da bir dolu.
*
i'm a loser baby: http://fizy.com/s/102odx
cry baby: http://fizy.com/s/1267n0
*
i'm a loser baby: http://fizy.com/s/102odx
cry baby: http://fizy.com/s/1267n0
21 Ekim 2009 Çarşamba
tuz
sonra bir film izleyeyim dedim.başka bir şey yapmaya halim yoktu."sult" yani tuz, adı bir kitap ismiymiş gibi geldi.(galiba şeker diye bir kitap var kapitalizmi anlatan)1966 yapımıymış, yeni şeylere tahammülüm de olamayacaktı zaten.başladı film.asıl adı yazdı: "hunger" yani açlık.yani geçen yıl tam bu zamanlar okuduğum ve okurken beni öfke komalarına sokan roman(knut hamsun'un).bu tesadüften hoşlandım.güzeldi film.başrolünde kim oynuyor bilmeyeceğim.
sonra karakter birdenbire bana benzedi elbette."ayranı yok içmeye..." diye özetlenebilecek bir hikaye,bu anlatım sizi tatmin ederse.zorlarsam eğer bir yerde ben de öyle olabilirim.hem onun da benim gibi manasız yanıtlarla arası iyi:"saatin kaç acaba?" "3." "siz işini bilir birine benziyorsunuz.iyi günler dilerim." gibi...fakat asıl aspidistradaki karakterim ben, adını hatırlayamasam da.tutunamayan bir yazar, yalnız, tembel.evet, http://fizy.com/s/16p4k2 (şarkı da 66 doğumlu).böyle insanları seviyorum; yalnız dolaşan, dalga geçen, lüzumsuz şeyleri dert eden, umarsız, enayi.en güzeli de enayilik.sözcük olarak da kulağa en hoş geleni ayrıca.
işte böyle.altta hep zaman yanlış yazıyor, şimdi saat iki yirmiyedi.
o eski halimden eser yoktu bugün.ne akıllıydım ne hazırcevap.çeliştin falan dediler.ben konuştuklarımı duymuyordum bile-duymadıkça da bağırıyordum elbette.üzüldüm halime.önemli de değildi ama...öyleydi işte.sevmedim.sadece söyledim.açıklamakla kendimi paradoksal bir biçimde daha da bok ettim.neyse ki cümle içinde "paradoksal" dedim.
akademisyen olmazsam ölürüm valla.
sonra karakter birdenbire bana benzedi elbette."ayranı yok içmeye..." diye özetlenebilecek bir hikaye,bu anlatım sizi tatmin ederse.zorlarsam eğer bir yerde ben de öyle olabilirim.hem onun da benim gibi manasız yanıtlarla arası iyi:"saatin kaç acaba?" "3." "siz işini bilir birine benziyorsunuz.iyi günler dilerim." gibi...fakat asıl aspidistradaki karakterim ben, adını hatırlayamasam da.tutunamayan bir yazar, yalnız, tembel.evet, http://fizy.com/s/16p4k2 (şarkı da 66 doğumlu).böyle insanları seviyorum; yalnız dolaşan, dalga geçen, lüzumsuz şeyleri dert eden, umarsız, enayi.en güzeli de enayilik.sözcük olarak da kulağa en hoş geleni ayrıca.
işte böyle.altta hep zaman yanlış yazıyor, şimdi saat iki yirmiyedi.
o eski halimden eser yoktu bugün.ne akıllıydım ne hazırcevap.çeliştin falan dediler.ben konuştuklarımı duymuyordum bile-duymadıkça da bağırıyordum elbette.üzüldüm halime.önemli de değildi ama...öyleydi işte.sevmedim.sadece söyledim.açıklamakla kendimi paradoksal bir biçimde daha da bok ettim.neyse ki cümle içinde "paradoksal" dedim.
akademisyen olmazsam ölürüm valla.
19 Ekim 2009 Pazartesi
trenlerin rüyası
mekanik olmamalı hiçbir saat.yani sen çevirmedikçe kum saatini, ilerlememeli zaman.o benden kaçmasa, ben onunla yarışmasam.asude ve aheste, günlerden gecelerden aksak...
*
http://fizy.com/s/124jlh
*
"rüya görüyordu trenler
istasyonda, savunmasız,
lokomotifsiz, uykuda.
kuşkuyla girdim şafakta:
gittim sırları arayarak
vagonlarda unutulmuş şeyleri,
ölüm kokusunda yolculuğun.
ayrılan cesetler arasında,
duydum kendimi yapayalnız
hareketsiz bir trende.
(...)
herşey yaşıyor hareketsiz trende,
ve ben uyuyan yolcu
birden uyanıyorum umutsuz.
koltuğumdaydım, tren
geçiyordu gövdemden.
(...)
başka trenler de vardı geçip giden,
hüzün doluydu vagonları,
asfalt bir yük gibi.
ve gidiyordu hareketsiz tren
sabahleyin, kemiklerimde
filizlenirken acı.
yalnızdım yalnız trende,
yalnız ben değildim yalnız
toplanmıştı bütün yalnızlıklar
yolculuğun umudunda
perondaki köylüler gibi.
ve ben, trende, ölü bir duman gibi
onca kıpırtısız ruhla birlikte,
onca ölümle yüklü,
kaybolmuş gibiydim
her şeyin hareketsiz olduğu bir yolculukta
bitik yüreğimden başka."
neruda
*
tren camından sarkıp elimdeki kumları havaya savurdum.bu yolu asla unutmayacağım...
*
*
http://fizy.com/s/124jlh
*
"rüya görüyordu trenler
istasyonda, savunmasız,
lokomotifsiz, uykuda.
kuşkuyla girdim şafakta:
gittim sırları arayarak
vagonlarda unutulmuş şeyleri,
ölüm kokusunda yolculuğun.
ayrılan cesetler arasında,
duydum kendimi yapayalnız
hareketsiz bir trende.
(...)
herşey yaşıyor hareketsiz trende,
ve ben uyuyan yolcu
birden uyanıyorum umutsuz.
koltuğumdaydım, tren
geçiyordu gövdemden.
(...)
başka trenler de vardı geçip giden,
hüzün doluydu vagonları,
asfalt bir yük gibi.
ve gidiyordu hareketsiz tren
sabahleyin, kemiklerimde
filizlenirken acı.
yalnızdım yalnız trende,
yalnız ben değildim yalnız
toplanmıştı bütün yalnızlıklar
yolculuğun umudunda
perondaki köylüler gibi.
ve ben, trende, ölü bir duman gibi
onca kıpırtısız ruhla birlikte,
onca ölümle yüklü,
kaybolmuş gibiydim
her şeyin hareketsiz olduğu bir yolculukta
bitik yüreğimden başka."
neruda
*
tren camından sarkıp elimdeki kumları havaya savurdum.bu yolu asla unutmayacağım...
*
14 Ekim 2009 Çarşamba
iyi geceler, iyi şanslar
sayın johnnie walker dilimi, boğazımı yaktı ve bir türlü yerlerini öğrenemediğim organlarımdan dolandı.o sırada ben yeni tanıştığım bir yazarın ruhunu çalmaktaydım.nedense kendimi bir felakete hazır hissettim.ertesi gün deprem olsa, sel olsa, darbe olsa, kıyım olsa şaşmayacaktım.hiç yapmadığım yüzlerce şeyle birlikte ölmeye bile hazırdım.oysa hep "elimizdeki tek sermaye yaşamak" derdim ukala, akıllı ağzımla.o anda tereddüt etmeksizin sermayeden de vazgeçmiştim.
az bir zaman sonra yüzüm ve ellerim yanmaya başladı.ne çabuk!, dedim kendi kendime.henüz yarılamamıştım bile kitabı.johnnie'yi biraz bekletmeye karar verdim.sol bacağımdaki yarayı kaşıyarak yeniden açtım.sırf şimarıklığına üstüne johhnie'den döktüm biraz, etki etmedi.kapalı yaraları yakmak gibi bir adeti var zannediyorum.kanımın tadına baktım sonra.her zamanki gibi eşsiz bir lezzeti vardı."bunları yazmalıyım..." diye düşündüm. yazdım.
okudum bir süre daha.gözlerim ağırlaştı.güzel ayracımı tam ortasına batırdım kitabın.konuşmak istedim:
her geceyi bir tür dinsel ayine çevirerek kendime itaat etmiş oluyorum.belki de başka şeylere itaat etmemiş olmanın zaferindendir bu kutsama seansları.neyse ne, kendimi yaşıyormuş gibi hissettiriyor -aynı yazdıklarımın akıllıymışım gibi hissettirişi.
dışardaki kapı gıcırdıyor insanlar gelip geçtikçe.kendimi zeki demirkubuz filminde gibi hissediyorum.gerçi ben hep kendimi bir filmin,bir şiirin içinde farz ediyorum.daha manidar geliyor öylesi.ki öyledir.
her yudumda öksürüyorum.arada bir de hapşırıyorum."çok yaşa" denmese de yaşıyorum.mühim olan nitelik diyorum.
ellerime ve yüzüme bakıyorum, sesimi ve seslenişimi düşünüyorum.bir türlü alışamayacağım kendime sanıyorum.umuyorum başkalarına göründüğüm gibi olmayıp olduğum gibi görünüyorum.
şimdi gidiyorum.zorundalıklarım var.
adetten oldu diye belirtiyorum ki ben bunu (http://fizy.com/s/1053hr) dinliyorum.konuyla hiç bir alakası yok, biraz huşu sağlıyor, o kadar.
sevgiler kendinden sevgili okurlar...
az bir zaman sonra yüzüm ve ellerim yanmaya başladı.ne çabuk!, dedim kendi kendime.henüz yarılamamıştım bile kitabı.johnnie'yi biraz bekletmeye karar verdim.sol bacağımdaki yarayı kaşıyarak yeniden açtım.sırf şimarıklığına üstüne johhnie'den döktüm biraz, etki etmedi.kapalı yaraları yakmak gibi bir adeti var zannediyorum.kanımın tadına baktım sonra.her zamanki gibi eşsiz bir lezzeti vardı."bunları yazmalıyım..." diye düşündüm. yazdım.
okudum bir süre daha.gözlerim ağırlaştı.güzel ayracımı tam ortasına batırdım kitabın.konuşmak istedim:
her geceyi bir tür dinsel ayine çevirerek kendime itaat etmiş oluyorum.belki de başka şeylere itaat etmemiş olmanın zaferindendir bu kutsama seansları.neyse ne, kendimi yaşıyormuş gibi hissettiriyor -aynı yazdıklarımın akıllıymışım gibi hissettirişi.
dışardaki kapı gıcırdıyor insanlar gelip geçtikçe.kendimi zeki demirkubuz filminde gibi hissediyorum.gerçi ben hep kendimi bir filmin,bir şiirin içinde farz ediyorum.daha manidar geliyor öylesi.ki öyledir.
her yudumda öksürüyorum.arada bir de hapşırıyorum."çok yaşa" denmese de yaşıyorum.mühim olan nitelik diyorum.
ellerime ve yüzüme bakıyorum, sesimi ve seslenişimi düşünüyorum.bir türlü alışamayacağım kendime sanıyorum.umuyorum başkalarına göründüğüm gibi olmayıp olduğum gibi görünüyorum.
şimdi gidiyorum.zorundalıklarım var.
adetten oldu diye belirtiyorum ki ben bunu (http://fizy.com/s/1053hr) dinliyorum.konuyla hiç bir alakası yok, biraz huşu sağlıyor, o kadar.
sevgiler kendinden sevgili okurlar...
12 Ekim 2009 Pazartesi
dertli dolap
"bir akciğer acısıyla doğdum dünyaya." diye başlıyordu lisede yazılmış bir şiir.melon şapka beğenmemişse de pek, hatırlasam hoşuma gidebilecek bir şiirdi.sonra duvarların acısıyla genç olup yürek acıyla kadın olacaktım o şiirde.diz ağrısıyla ihtiyarlayıp belki tekrar akciğer acısıyla ölecektim.onbeş yaşında yaşam ancak bu kadar anlaşılabilmişti.şu birkaç yılda birkaç şey daha ekledim üstüne.
çilekeşliğe meğil edermişim meğer.oysa bana ait bir çile hiç olmadı, bundan sonra olmasına da pek ihtimal vermem.başkalarının çilesini çalmaya hevesliyim ben.
daha iki gün önce, çile aramaya çıktım yollara ta kızılaya kadar.(ki kızılay başlıbaşına bir çile yumağıdır) bir memurun gündeliğinin çilesi, bir kadının kadınlığının çilesi, bir çocuğun beni tartmak çilesi, bir adamın oyuncak satmak çilesi...kitapçıya gittim, yine çile aradım raflarda.şiir aldım; paris sıkıntısı, kuruntular kitabı, hasretinden prangalar eskittim, kızıma mektuplar, aşkın çölleri...taptaze kitapları üstüste dizip tarihin en deli çilekeşi maldoror'dan bir şarkı daha okudum sonra.o kesti nihayet.
şimdi gözümü kutup çizgisi aşıklarının çilesine diktim.belki de ardından samuel beckett'in çilesine...aslında sırtıma tarihin çilesini yüklemeliydim.fakat neden cehaletin çilesinden vazgeçeyim?
- üstelik necip fazıl'dan bile çile çalarım hiç çekinmeden: http://www.antoloji.com/siir/siir/siir_SQL.asp?siir_id=9902
- ne ki asıl çile bu videoda: http://fizy.com/s/1044bv
çilekeşliğe meğil edermişim meğer.oysa bana ait bir çile hiç olmadı, bundan sonra olmasına da pek ihtimal vermem.başkalarının çilesini çalmaya hevesliyim ben.
daha iki gün önce, çile aramaya çıktım yollara ta kızılaya kadar.(ki kızılay başlıbaşına bir çile yumağıdır) bir memurun gündeliğinin çilesi, bir kadının kadınlığının çilesi, bir çocuğun beni tartmak çilesi, bir adamın oyuncak satmak çilesi...kitapçıya gittim, yine çile aradım raflarda.şiir aldım; paris sıkıntısı, kuruntular kitabı, hasretinden prangalar eskittim, kızıma mektuplar, aşkın çölleri...taptaze kitapları üstüste dizip tarihin en deli çilekeşi maldoror'dan bir şarkı daha okudum sonra.o kesti nihayet.
şimdi gözümü kutup çizgisi aşıklarının çilesine diktim.belki de ardından samuel beckett'in çilesine...aslında sırtıma tarihin çilesini yüklemeliydim.fakat neden cehaletin çilesinden vazgeçeyim?
- üstelik necip fazıl'dan bile çile çalarım hiç çekinmeden: http://www.antoloji.com/siir/siir/siir_SQL.asp?siir_id=9902
- ne ki asıl çile bu videoda: http://fizy.com/s/1044bv
10 Ekim 2009 Cumartesi
iç ses bunları söyledi
"iyi adamdı ama rezilce korkarak yaşadı." aslında babamın mezar taşına yazılması gereken şey bu.bununla başa çıkmayı denemekle lüzumsuz bir çileye başkoyacağımın farkındayım.o yüzden, sinir olup geçiyorum...yine de bu yaşıma kadar yaşadığım tüm "despot baba" deneyimlerimin bana çok rafine bir olgunluk verdiği inancındayım.elbette bu dediğim onun tutumlarını makul kılmaz.beni olumlu düşünebiliyor olmakla bir kat daha olgun kılar yalnızca.evet, hep ben, hep ben...
neyse işte, hayatta erkeklerden iyi bir halt olduğunu hiç deneyimledim.bir gün o da olur.
bu arada kabahati asla babamda bulmuyorum.bu başlı başına babalık rolünün ve izlenme rekorlarları kıran "çocuklar duymasın"vari dizilerin inşasıdır.kimileri onları sever.bir güvenlik paranoyası içinde korunma açlığı vardır kiminlerinde.onu erkil, çekici, cazibeli falan bulurlar.bunu seçmezler gerçi onlar da, bu sempatizanlık seçilmiştir zaten onlar için.kolay kolay hiçkimsenin hiçbir şeyi tayin hakkı yoktur.
bence ben kendim için bu hakkı yarattığım ölçüde haksızlığa uğramaya mahkumum.
kimileri çok umursar, kimleri çok üzülür, kimileri çok yorar, kimileri çok düşünür, kimileri çok zorlar, kimileri çok zanneder kendini.oysa yalnızca elli altmış yıl dahadır, o kadar.
yıldız tilbe ile bitsin: http://fizy.com/s/12bfwv
siz de artık kafanıza göre...
neyse işte, hayatta erkeklerden iyi bir halt olduğunu hiç deneyimledim.bir gün o da olur.
bu arada kabahati asla babamda bulmuyorum.bu başlı başına babalık rolünün ve izlenme rekorlarları kıran "çocuklar duymasın"vari dizilerin inşasıdır.kimileri onları sever.bir güvenlik paranoyası içinde korunma açlığı vardır kiminlerinde.onu erkil, çekici, cazibeli falan bulurlar.bunu seçmezler gerçi onlar da, bu sempatizanlık seçilmiştir zaten onlar için.kolay kolay hiçkimsenin hiçbir şeyi tayin hakkı yoktur.
bence ben kendim için bu hakkı yarattığım ölçüde haksızlığa uğramaya mahkumum.
kimileri çok umursar, kimleri çok üzülür, kimileri çok yorar, kimileri çok düşünür, kimileri çok zorlar, kimileri çok zanneder kendini.oysa yalnızca elli altmış yıl dahadır, o kadar.
yıldız tilbe ile bitsin: http://fizy.com/s/12bfwv
siz de artık kafanıza göre...
6 Ekim 2009 Salı
curiosity kills the cat
internetle sınırlı araştırmacı ruhum beni yine sürprizli bir fotoğrafa sürükledi.böyle üzücü sürprizler olmasın artık.ne haber ne fotoğraf, tesadüf istemiyorum.sıkıldım bu muhabbetten.adını mıh gibi aklımda tuttuğum falan da yok.
peki ben internetin en ücra köşelerinde, en sapa mekanlarında ne arıyorum?ne aradığımı bilmiyorum ama ben hep buralardayım.farkındasınızdır...msn'im varsa silin.ben sildim çünkü.onun yerine skype açtım.o adrese mail atabilirsiniz.1000'inci maile ulaşmayı hedefliyorum.
ben bir internet kirleticisi ve başlıbaşına online bir çöplüğüm.
peki ben internetin en ücra köşelerinde, en sapa mekanlarında ne arıyorum?ne aradığımı bilmiyorum ama ben hep buralardayım.farkındasınızdır...msn'im varsa silin.ben sildim çünkü.onun yerine skype açtım.o adrese mail atabilirsiniz.1000'inci maile ulaşmayı hedefliyorum.
ben bir internet kirleticisi ve başlıbaşına online bir çöplüğüm.
27 Eylül 2009 Pazar
les desdichado*
http://fizy.com/s/104hgw
aceleyle bir arkadaş aradım.üçüne yazdım, birini arayacaktım uyumuş olma ihtimaline karşın ilişmedim.yetmedi.en acıtıcı şarkıları dinledim.anıları karıştırdım, yeni bir şeyler aradım.yeni fark ettiğim, zamanında atladığım ama aklımın bir köşesine tesadüfen yer etmiş bir şeyler...çok uğraştımsa da bulamadım, kalmamış.üç beş sahne dolaştırdım zihnimde.tadı neydi, kokusu, dokusu, neşesi nasıldı o anların? mekanlar acı verir, değişmişseler de değişmemiş olsalar da.-gerçi her halükarda değişmiştir.hiç değilse artık bir kişi eksiği vardır. - yine yetmedi. o şarkıları dinledim, o otobüste dinlediğim, hani odamda dinlerken onu gördüğüm, hatta ikimizin de sevdiğimizi keşfettiğimiz ve birbirimizin "bunu bir ben bilirim" egosunu incitiğimiz.yine de yeterince süratli değil kalbim, beynimde yeterince kan yok hala.içimde titrek tatminsiz bir şey kaldı.incitmeyi başaramadım onu yeterince.
işte böyle mutsuz oluyorum ben.yani böyle mutsuz bile olamıyorum.bir çeşit içsel kriz gibi, hissiz bir hislenme oluveriyor.
malum gidecekti, gitmiş olmalıydı, yani yüzde doksan gitmiştir diyordum ya gerçekten gittiğini belki de hiç düşünmemiştim.gitmiş.hiç nesnesiz, hiç sıfatsız...
"gerçi gidişlere alışığım ben" diyemiyorum.çok kişiyi giderken, dönmezken gördüm.ölenler de oldu şu son birkaç yılda.alışılacak bir durum değil bu.yani hiçbir hoşçakal sahici bir gülümsemeyişle süslenemiyor.bilirsiniz, ne "kendine iyi bak" türevi sonsözleri sevimişimdir ne "yaşadığımız herşey çok güzeldi." konuşmalarını becerebilmiş.hiçbir ayrılığa böyle umutlu sözler yakışmaz.ya "görüşürüz" ültimatomu veririm ya da benim en temiz sözcüklerimden biridir "hoşçakal".
öyle ya, ben en gerekli zamanda ikisini de söyleyemedim...
sevmek gerçek bir suç.ben hiç kendimi ele vermekten böylesine korkmamıştım.korkumdan konuşmadım, kaçtım, rüylarımda savaştım bu korkuyla hatta.ilk ısırışta tatlı gelen deneyimler zamanla geçmek bilmeyen bir acı tat bırakıyor damakta.en popüler modern günah platonik aşk galiba...cezası da ona göre, ağır elbette.
tüm bu sözcükler beni daha da yalnız kılmaktan başka bir işe yaramıyorlar esasında.
biraz daha uzak ve böylece uzak olana biraz daha yakın.
*neruda'nın şiiridir.bir nebze durumuma uygundur.
aceleyle bir arkadaş aradım.üçüne yazdım, birini arayacaktım uyumuş olma ihtimaline karşın ilişmedim.yetmedi.en acıtıcı şarkıları dinledim.anıları karıştırdım, yeni bir şeyler aradım.yeni fark ettiğim, zamanında atladığım ama aklımın bir köşesine tesadüfen yer etmiş bir şeyler...çok uğraştımsa da bulamadım, kalmamış.üç beş sahne dolaştırdım zihnimde.tadı neydi, kokusu, dokusu, neşesi nasıldı o anların? mekanlar acı verir, değişmişseler de değişmemiş olsalar da.-gerçi her halükarda değişmiştir.hiç değilse artık bir kişi eksiği vardır. - yine yetmedi. o şarkıları dinledim, o otobüste dinlediğim, hani odamda dinlerken onu gördüğüm, hatta ikimizin de sevdiğimizi keşfettiğimiz ve birbirimizin "bunu bir ben bilirim" egosunu incitiğimiz.yine de yeterince süratli değil kalbim, beynimde yeterince kan yok hala.içimde titrek tatminsiz bir şey kaldı.incitmeyi başaramadım onu yeterince.
işte böyle mutsuz oluyorum ben.yani böyle mutsuz bile olamıyorum.bir çeşit içsel kriz gibi, hissiz bir hislenme oluveriyor.
malum gidecekti, gitmiş olmalıydı, yani yüzde doksan gitmiştir diyordum ya gerçekten gittiğini belki de hiç düşünmemiştim.gitmiş.hiç nesnesiz, hiç sıfatsız...
"gerçi gidişlere alışığım ben" diyemiyorum.çok kişiyi giderken, dönmezken gördüm.ölenler de oldu şu son birkaç yılda.alışılacak bir durum değil bu.yani hiçbir hoşçakal sahici bir gülümsemeyişle süslenemiyor.bilirsiniz, ne "kendine iyi bak" türevi sonsözleri sevimişimdir ne "yaşadığımız herşey çok güzeldi." konuşmalarını becerebilmiş.hiçbir ayrılığa böyle umutlu sözler yakışmaz.ya "görüşürüz" ültimatomu veririm ya da benim en temiz sözcüklerimden biridir "hoşçakal".
öyle ya, ben en gerekli zamanda ikisini de söyleyemedim...
sevmek gerçek bir suç.ben hiç kendimi ele vermekten böylesine korkmamıştım.korkumdan konuşmadım, kaçtım, rüylarımda savaştım bu korkuyla hatta.ilk ısırışta tatlı gelen deneyimler zamanla geçmek bilmeyen bir acı tat bırakıyor damakta.en popüler modern günah platonik aşk galiba...cezası da ona göre, ağır elbette.
tüm bu sözcükler beni daha da yalnız kılmaktan başka bir işe yaramıyorlar esasında.
biraz daha uzak ve böylece uzak olana biraz daha yakın.
*neruda'nın şiiridir.bir nebze durumuma uygundur.
25 Eylül 2009 Cuma
neyse ki gökkuşağında haki yok!
duyarlılık gösterisini sevmem.ne facebook "farkında mıyız?" gruplarını ne mesajlı t-shirt modasını...adamakıllı bir eyleme girişilmediği sürece bu söylemler kimilerinin "iyi insan imajları" için çok gerekli bir aksesuar olup çıkıyor.oysa çirkinliklerle alay olmaz,olmamalıdır.
yine de bir şey paylaşmak istiyorum.birlikte utanalım diye:
"Gey Asker ! Bir gey arkadaşımın çarşı izinlerinde tuttuğu günlüğü okuyunca, iyi ki askere gitmemişim diye kendime dua ediyorum... işte aşagıdaki de benim askere gitmeme maceram; Askerlik şubesinde psikolojik sorunlarım var askere gitmek istemiyorum dedim.. beni kasimpasa deniz hastanesine sevkettiler... askeri psikiyatriste herşeyi anlattım... gayet makul karsıladi, ama askere gitmek istemiyorsan sex anında ilişkiye girerken fotoğraf getirmemi söyledi... tabi o zaman yasım daha ufak cok da gey arkadasım yok, ben böyle bir uygulama oldugunu bilmiyordum, doktoru sapık zannettim ve fotografları kendi sapık arsivi icin istedigini düsündüm... yok ben böyle birsey yapamam dedim... doktor demez mi ağzına alırkende olur... Şaşırdım kaldım, bu doktorun full sapık birisi olduğuna karar verip, tam adamına düştün yahu dedim!... meğerse adamın günahını almışım, gercekten öyle bir uygulama varmıs... beni ist gataya sevk etti bagzi psikoloji testleri icin... ilk önce bir sene erteleme verdiler... sonraki sene bir sene erteleme daha.. ücüncü sene gittigimde, doktora her sene bir kac gün gel-git yapmaktan bıktıgımı alıcaklarsa askere almalarını yoksa beni çürüge cıkarması icin yalvardım.. tamam bu sene son dedi ve o sene beni çürüğe cıkardılar... bazı arkadaslarım hemen ilk gidiste aldılar ama onlar ya fotoğraf verdiler yada anal muayene yaşadılar ve çoğu ağlaya ağlaya içki içip yarı sarhoş kadın kılığına girip gittiler.. ben tüm bunlara direndiğim icin üç sene sonunda zor aldım..." (http://www.kaosgl.com/)
bu anlatılanların en katlanılabilirlerinden, inanın.şimdiye kadar biraz daha uzak bir trajediydi gay-lezbiyen-transeksüellerin sorunları.şu son yarım saattir biraz daha yakınlaşabildim sanırım.anlamak bile bu kadar zorken yaşamak nasıl olsa gerek?yazarın gamsız üslubunun altında acaba daha ne çirkin deneyimler var?
bir gün kadınlığımı ispatlamak zorunda kalmamayı umarım.elbette kimsenin silah tutmadığı, cinsel tercihleriyle yargılanmadığı, ahlaksız, soysuz bir dünyayı umut etmek ahmaklık olur...
yine de bir şey paylaşmak istiyorum.birlikte utanalım diye:
"Gey Asker ! Bir gey arkadaşımın çarşı izinlerinde tuttuğu günlüğü okuyunca, iyi ki askere gitmemişim diye kendime dua ediyorum... işte aşagıdaki de benim askere gitmeme maceram; Askerlik şubesinde psikolojik sorunlarım var askere gitmek istemiyorum dedim.. beni kasimpasa deniz hastanesine sevkettiler... askeri psikiyatriste herşeyi anlattım... gayet makul karsıladi, ama askere gitmek istemiyorsan sex anında ilişkiye girerken fotoğraf getirmemi söyledi... tabi o zaman yasım daha ufak cok da gey arkadasım yok, ben böyle bir uygulama oldugunu bilmiyordum, doktoru sapık zannettim ve fotografları kendi sapık arsivi icin istedigini düsündüm... yok ben böyle birsey yapamam dedim... doktor demez mi ağzına alırkende olur... Şaşırdım kaldım, bu doktorun full sapık birisi olduğuna karar verip, tam adamına düştün yahu dedim!... meğerse adamın günahını almışım, gercekten öyle bir uygulama varmıs... beni ist gataya sevk etti bagzi psikoloji testleri icin... ilk önce bir sene erteleme verdiler... sonraki sene bir sene erteleme daha.. ücüncü sene gittigimde, doktora her sene bir kac gün gel-git yapmaktan bıktıgımı alıcaklarsa askere almalarını yoksa beni çürüge cıkarması icin yalvardım.. tamam bu sene son dedi ve o sene beni çürüğe cıkardılar... bazı arkadaslarım hemen ilk gidiste aldılar ama onlar ya fotoğraf verdiler yada anal muayene yaşadılar ve çoğu ağlaya ağlaya içki içip yarı sarhoş kadın kılığına girip gittiler.. ben tüm bunlara direndiğim icin üç sene sonunda zor aldım..." (http://www.kaosgl.com/)
bu anlatılanların en katlanılabilirlerinden, inanın.şimdiye kadar biraz daha uzak bir trajediydi gay-lezbiyen-transeksüellerin sorunları.şu son yarım saattir biraz daha yakınlaşabildim sanırım.anlamak bile bu kadar zorken yaşamak nasıl olsa gerek?yazarın gamsız üslubunun altında acaba daha ne çirkin deneyimler var?
bir gün kadınlığımı ispatlamak zorunda kalmamayı umarım.elbette kimsenin silah tutmadığı, cinsel tercihleriyle yargılanmadığı, ahlaksız, soysuz bir dünyayı umut etmek ahmaklık olur...
24 Eylül 2009 Perşembe
ben-beni-bana ve ismimin nice halleri
tam olarak bir şey-yani herhangi bir şey- olamamak derdim.uzun zamandır dert ettiğim bir meselidir bu, laf ola beri gele dertlenmesi değil.tam olarak iyi bir öğrenci olamadım; çok kopya çektim, az hırslı oldum, bu işte çok eğlendim.iyi bir aile ferdi olamadım; abime vefasız, babama dik başlı, anneme koca bebek oldum.aslına bakılırsa iyi bir arkadaş da olamadım.çok oldu sırtımı dönüp yüz çevirdiğim.arayıp sormadığım, merak etmediğim, ettimse de belli etmediğim.unuttuğum çok oldu.bilmekle bildirmek olmayacağını anlamazlıktan geldiğim...kimi zaman vurdumduymaz ama çoğu zaman çekingen, korkak,kalp kırmaz...gerçi şimdilerde başka, şimdilerde götümü çalıya vereyim diye adımı deliye çıkarma hevesindeyim.ne iyi bir okur olabildim, ne parlak bir yazar.öykünmekle geçiyor zamanım, işte geldim yirmi yaşıma.bilirmiş gibi yapmakta iyiyim ama felsefeden de sınıfta kalırım.efe murat balıkçıoğlu'nun onsekizinde neitzsche'nin tarih felsefesi üzerine yazdığı deneme hala aklımda, gözlerimi ışıldatır.henüz yazamadım, mezun oluncaya kadar yazabilir miyim öyle bilenmiş bir yazı emin değilim.başka ne kaldı kirletmediğim sıfatlarımdan?doğru dürüst genç kız bile olamadım.oje süremedim, topukluyla rahat edemedim.hep ağda zamanı gelmiş, hep saçı yağlı, mutlaka fazladan beş kilosu olan,her zaman bilinçli olarak bir yerinden uyumsuzluğa kaçan...ne iyi bir izleyici, ne iyi bir dinleyici...herşeyden anlamak hevesinde de değilim.aksine bu tavrı fazlaca erkil buluyorum.ben galiba hem o hem o olmayan, ne o ne o olmayan...o da galibalı.
velhasıl ben; ne ayrı baş çekebildim ne hizada bir durabildim, şu uzun zaman, şu kısa yaşamışlıkta.
velhasıl ben; ne ayrı baş çekebildim ne hizada bir durabildim, şu uzun zaman, şu kısa yaşamışlıkta.
21 Eylül 2009 Pazartesi
20 Eylül 2009 Pazar
bir de bunları "mırıldandığı" duyulmuş
"Kırdın mı incittin mi birilerini
Kimleri kazandım, yitirdiklerim kimler?
Kendimi yeniledim mi yazdıklarımda?
Yeniden düşünmeliyim
Dostluklarımı, ilişkilerimi
Gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı
Yitirdim mi yoksa masumiyetimi?
Borçlarımı ödedim mi?
Doğru seçtim mi soruların fiillerini?
Tırnaklarım kesilmiş, dişlerim fırçalanmış, saçlarım taranmış,
Giysilerim ütülü, odam düzenli mi?
Geri verdim mi aldıklarımı:
Aşkları, dostlukları, sevgileri, güvenleri, bağları,
Kitaplara, sayfalara, satırlara borcumu ödedim mi?
Yokladım mı duygularımı
Hâlâ sevebiliyor muyum insanları?
Ovmalı gümüşleri, bakırlarımı; cila geçmeli ahşaplarıma
Ovmalı umutları
Saklı tutmalı gelecek inancını, yarınları eksik etmemeli ağzımızdan
Ey uzak akrabalarım, üvey aşklarım
Mevsim sonu dostlarım, işporta malı ayrılıklar
Arkadaş ölümleri, dost hançerleri, talan ettiğimiz zulalar
Gece telefonları, ıssız konuşmalar
Mağrur incelikler, vurgun yemiş ilişkiler
Uçurum duygusuyla yaşadığımız hayat ey
O kadar çok anlattım ki
Kendime kaldım anlatmaktan...
Bunaldım kendisiyle boğuşmasını
Başkalarında çözmeye çalışan insanlardan
Usandım sözcük oynamalarından, tılsımlı sıfatlardan,
Ofset duyarlılıklardan
Kaç zamandır duru, yalın, çalışkan, iyi insanlar özlüyorum
'İçtenliğin' ya da 'dünya görüşünün' kirletmediği
Kendime bir yeni yıl kartı yazarak bunları diliyorum
Aranıp duruyorum adresini yitirdiğim insanları
Vitrin camlarına yansıyan yüzlerde
Bilmiyorum kalmış mıdır adresini yüzlerinde taşıyan insanlar
Hâlâ bir umut var mıdır
Çıkmaz bir sokağa benzeyen bu avare avunması vitrinlerde
Ne çıkmaz sokaktayım ne de mutsuz
Sadece rüzgârlardan daha güçlü olmak istiyorum o kadar
Açık denizlerde nice yolculuklara yelken açarken
Kış güneşinin mutlu ettiği bir kedi gibi mutlu, emin, tasasız
Sere serpe ve keyifli olmak tek isteğim ve dileğim
Senin ve benim , yani bizim için..."
http://fizy.com/s/16c88f
Kimleri kazandım, yitirdiklerim kimler?
Kendimi yeniledim mi yazdıklarımda?
Yeniden düşünmeliyim
Dostluklarımı, ilişkilerimi
Gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı
Yitirdim mi yoksa masumiyetimi?
Borçlarımı ödedim mi?
Doğru seçtim mi soruların fiillerini?
Tırnaklarım kesilmiş, dişlerim fırçalanmış, saçlarım taranmış,
Giysilerim ütülü, odam düzenli mi?
Geri verdim mi aldıklarımı:
Aşkları, dostlukları, sevgileri, güvenleri, bağları,
Kitaplara, sayfalara, satırlara borcumu ödedim mi?
Yokladım mı duygularımı
Hâlâ sevebiliyor muyum insanları?
Ovmalı gümüşleri, bakırlarımı; cila geçmeli ahşaplarıma
Ovmalı umutları
Saklı tutmalı gelecek inancını, yarınları eksik etmemeli ağzımızdan
Ey uzak akrabalarım, üvey aşklarım
Mevsim sonu dostlarım, işporta malı ayrılıklar
Arkadaş ölümleri, dost hançerleri, talan ettiğimiz zulalar
Gece telefonları, ıssız konuşmalar
Mağrur incelikler, vurgun yemiş ilişkiler
Uçurum duygusuyla yaşadığımız hayat ey
O kadar çok anlattım ki
Kendime kaldım anlatmaktan...
Bunaldım kendisiyle boğuşmasını
Başkalarında çözmeye çalışan insanlardan
Usandım sözcük oynamalarından, tılsımlı sıfatlardan,
Ofset duyarlılıklardan
Kaç zamandır duru, yalın, çalışkan, iyi insanlar özlüyorum
'İçtenliğin' ya da 'dünya görüşünün' kirletmediği
Kendime bir yeni yıl kartı yazarak bunları diliyorum
Aranıp duruyorum adresini yitirdiğim insanları
Vitrin camlarına yansıyan yüzlerde
Bilmiyorum kalmış mıdır adresini yüzlerinde taşıyan insanlar
Hâlâ bir umut var mıdır
Çıkmaz bir sokağa benzeyen bu avare avunması vitrinlerde
Ne çıkmaz sokaktayım ne de mutsuz
Sadece rüzgârlardan daha güçlü olmak istiyorum o kadar
Açık denizlerde nice yolculuklara yelken açarken
Kış güneşinin mutlu ettiği bir kedi gibi mutlu, emin, tasasız
Sere serpe ve keyifli olmak tek isteğim ve dileğim
Senin ve benim , yani bizim için..."
http://fizy.com/s/16c88f
mungan'ın diyalektik mutsuzluğu gibi mesela
"bir uzak sabah denizidir gittiğin kapı
ellerinde rüzgarın taşınmaz çamurları var
köpürmüş soylarımı toplarken çürüyen yanlarımdan
inan batmış şehirler gibi onarılmaz anılar
gözlerinde unuttuğum o eski aciz miras
almaya gelsem soluğumda dalgın yosun kokusu
biliyorum artık hiçbir gemi beni taşımaz
ve yeniden büyür içimde mağrur bir zakkum gibi terkedilmek korkusu
hüznünü ver bana yeter, gizli hüznünü
kolları bağlı hüzün olsun dört yanım
ırağına vurma beni kirvem, ağlarım, delirirsin
sonra derler haklıdır sevdası
geç olur ki artık onarmaz rakılar
geç olur bir yaraya rakının dağılması
sen şehre sırtını dönen uykusuz dağlı
gemiler nerde (ki çoğu hüviyetidir melankolinin)
nerde aykırı mavzerler (onlara sığdıramazsın ki öfkelerini)
barut esmeri tenine sevdalarımı sürdüğüm
nasıl taşıdın bunca yıl delirmiş saçlarında o eski şark yelini
biliyorum dokunsam parmaklarım kırılır
dokunmasam eşkiya uykusuzluğu çetin silahlar gibi"
http://fizy.com/s/104i2t
ellerinde rüzgarın taşınmaz çamurları var
köpürmüş soylarımı toplarken çürüyen yanlarımdan
inan batmış şehirler gibi onarılmaz anılar
gözlerinde unuttuğum o eski aciz miras
almaya gelsem soluğumda dalgın yosun kokusu
biliyorum artık hiçbir gemi beni taşımaz
ve yeniden büyür içimde mağrur bir zakkum gibi terkedilmek korkusu
hüznünü ver bana yeter, gizli hüznünü
kolları bağlı hüzün olsun dört yanım
ırağına vurma beni kirvem, ağlarım, delirirsin
sonra derler haklıdır sevdası
geç olur ki artık onarmaz rakılar
geç olur bir yaraya rakının dağılması
sen şehre sırtını dönen uykusuz dağlı
gemiler nerde (ki çoğu hüviyetidir melankolinin)
nerde aykırı mavzerler (onlara sığdıramazsın ki öfkelerini)
barut esmeri tenine sevdalarımı sürdüğüm
nasıl taşıdın bunca yıl delirmiş saçlarında o eski şark yelini
biliyorum dokunsam parmaklarım kırılır
dokunmasam eşkiya uykusuzluğu çetin silahlar gibi"
http://fizy.com/s/104i2t
17 Eylül 2009 Perşembe
11 Eylül 2009 Cuma
bob dylan havası
işte geldim.aslında gittim.gittiğimi buraya geldiğimde anladım.en koyu özlem gider gitmez hissedilen galiba.
yeni odamdan güneşin batışını izleyebiliyorum.ama güneş gözlüğümü mersinde bıraktım.buraya güneş gözlüğü yakışmaz, boyunbağlarımı getirdim.
tüfekçioğlu'nun büyük ve kaba reklamı, yemeklerin lezzetsizliği, sorumlulukların zorunluluklar olduğu bir toplu yaşam kurumunda yaşıyor olmak burayı çirkinleşiriyor.
orta bahçemizde çok gül var.hiçbirini kiçkimse koparmıyor.ara sıra koparılıp çalınmalılar.
tam güneş batacakken uzak binaların arkasından füme bulutlar çıktılar.bu gece yağmur var diyor meteoroloji.sel uyarısı yapıyor.yağmur yağması bence uygun değil çünkü su ısıtıcım yok, çay içemiyorum.icetea aldım, ona göre bir hava olursa sevinirim.
bir koltukta öylece oturup kalmak bazen günümün çoğunu kaplıyor.kalkmak için onlarca neden üretiyorum otururken ve hiçbiri vicdanımı zerre kadar rahatsız etmiyor.
dudaklarım çatlıyor.daha çok çatlayacağını bilerek ıslatıyorum.çatlak dudaklar bana ne kazındırır? acı bile kazandırmazlar.
--biraz da karışık yazayım dedim.--
*
yeni odamdan güneşin batışını izleyebiliyorum.ama güneş gözlüğümü mersinde bıraktım.buraya güneş gözlüğü yakışmaz, boyunbağlarımı getirdim.
tüfekçioğlu'nun büyük ve kaba reklamı, yemeklerin lezzetsizliği, sorumlulukların zorunluluklar olduğu bir toplu yaşam kurumunda yaşıyor olmak burayı çirkinleşiriyor.
orta bahçemizde çok gül var.hiçbirini kiçkimse koparmıyor.ara sıra koparılıp çalınmalılar.
tam güneş batacakken uzak binaların arkasından füme bulutlar çıktılar.bu gece yağmur var diyor meteoroloji.sel uyarısı yapıyor.yağmur yağması bence uygun değil çünkü su ısıtıcım yok, çay içemiyorum.icetea aldım, ona göre bir hava olursa sevinirim.
bir koltukta öylece oturup kalmak bazen günümün çoğunu kaplıyor.kalkmak için onlarca neden üretiyorum otururken ve hiçbiri vicdanımı zerre kadar rahatsız etmiyor.
dudaklarım çatlıyor.daha çok çatlayacağını bilerek ıslatıyorum.çatlak dudaklar bana ne kazındırır? acı bile kazandırmazlar.
--biraz da karışık yazayım dedim.--
*
1 Eylül 2009 Salı
ikea-kadın
bir ev istiyorum, amerikan mutfağı,mutfak tezgahının yanında iki tane ahşap uzun sandalyesi(ya da dönerli bar sandalyesi) , kocaman bir kanepesi(hep kırmızı olacağını düşünmüşümdür ama turuncu da olabilir),desenli bir eski zaman koltuğu, halıfleksi, yerden aydınlatması olan.tanıdığınız bir dekor ev.bana hediye yastık, mutfak önlüğü, içki, film ya da kitap alın.duvarda çerçeveli fotoğraflar olsun onlarca, hatta ben çekmiş olayım onları.yine engin ve büyük yatak arayayım, başucu sıra gibi olsun.evime gelin.-şu dediklerime anarşist yaklaşmayın lütfen!
okuyucu sayım onikiye çıkmış.bunun bir de okuduğunu bildiğim ama yanda resmi olmayanları var etti mi yirmi-yirmibeş.ama şu resmi olanların bir kısmını tanımıyorum ve okuduklarını da sanmıyorum; eksi dört.işte yirmi küsür ediyor yine de sayı.rahatsız edici!ben ciddeye alınacak şeyler yazmıyorum burada daha önce defalarca söylediğim gibi.o yüzden allah aşkına beni "nasıl anlaşılırım" derdine düşürmeyin.kendimle de çelişsem, saçmalasam da yüzümü yere eğecek değilim.yani tabii eleştirin, "hadi ordan" deyin, aferin delisi yapın ya da beni; o sizin bileceğiniz iş.hepsini eşit derecede sever "hadi ordan"lardan ayrıca eğlenirim.uyarım şu: siz bu boşluktan derin manalar çıkartmadıkça ben boş konuşuyorum. sözü edilmişken ben takip eder göründüğüm siteleri ciddiyetle takip eder, özellikle "surrealism"i sizin de izlemenizi isterim. ----böyle kalabalığa konuşmanın da ayrı bir hoşluğu var, oysa bütün okumalar tekil yapılıyor.---
ev konusuna dönersek, öncelikle bu yazıdan etkilenmesi gerekenler sevgili annem ve babamdır.ama eğer evim olsaydı dekorasyon konusunda ne derece detaycı ve titiz olacağımı tahmin edersiniz.belki de annem babam da tahmin ettiğinden...neyse.birgün olursa davet edilirsiniz ,tanınmayan dört kişi de dahil!
okuyucu sayım onikiye çıkmış.bunun bir de okuduğunu bildiğim ama yanda resmi olmayanları var etti mi yirmi-yirmibeş.ama şu resmi olanların bir kısmını tanımıyorum ve okuduklarını da sanmıyorum; eksi dört.işte yirmi küsür ediyor yine de sayı.rahatsız edici!ben ciddeye alınacak şeyler yazmıyorum burada daha önce defalarca söylediğim gibi.o yüzden allah aşkına beni "nasıl anlaşılırım" derdine düşürmeyin.kendimle de çelişsem, saçmalasam da yüzümü yere eğecek değilim.yani tabii eleştirin, "hadi ordan" deyin, aferin delisi yapın ya da beni; o sizin bileceğiniz iş.hepsini eşit derecede sever "hadi ordan"lardan ayrıca eğlenirim.uyarım şu: siz bu boşluktan derin manalar çıkartmadıkça ben boş konuşuyorum. sözü edilmişken ben takip eder göründüğüm siteleri ciddiyetle takip eder, özellikle "surrealism"i sizin de izlemenizi isterim. ----böyle kalabalığa konuşmanın da ayrı bir hoşluğu var, oysa bütün okumalar tekil yapılıyor.---
ev konusuna dönersek, öncelikle bu yazıdan etkilenmesi gerekenler sevgili annem ve babamdır.ama eğer evim olsaydı dekorasyon konusunda ne derece detaycı ve titiz olacağımı tahmin edersiniz.belki de annem babam da tahmin ettiğinden...neyse.birgün olursa davet edilirsiniz ,tanınmayan dört kişi de dahil!
30 Ağustos 2009 Pazar
deliliğe övgü
doldum taşıyorum, uygarlık yarışında bayrağı ben taşıyorum, evet.küfür küfür kabardı içim apansız,amansız,zamansız.
erasmus delisi değilim ama gitsem mi diye düşündüm birden.devletin vereceği parayı da istemiyorum, beş kuruş için dostu düşman ediyor valla.paşa paşa giderim avrupama.ama yaptığım küçük araştırma sonucunda gördüm ki gideceğim hiçbir üniversite ankaradakinden kaliteli değil.onun eğlencesine aç olsam istanbul'a giderim, niye japonlarla eğleneyim ki?dil öğrenmek de bu işin en gerçek yalanı.gerçek çünkü işe yarıyor, yalan çünkü erasmus'a git gitme toefl'a çıkmıyor mu yolun? geri kalan kaşif ruh, ki o da bende yok sanırım.varsa da illa okul okumak gerekmiyor gezmek isteyene.onun yerine hiç aklını yormadan gezmenin yolları var.hem zaten yükseklisansa dışarda bir yere gitmek zorunda kalacağım.en iyisi şimdiden onun için para biriktirmek.yine popoma göre bir sonuç çıktı, ne güzel.
avrupa'yı da anladık: yere çöp atmıyorlar, aferin onlara.geylere karşı da anlayışlılar -ki anlayışlı olmak eylemi bile içinde bir aşağı görme barındırmıyor mu?
erken yaşta sevişiyor sevgililer, e burda da öyle olabiliyor.büyük kentler bir yerinden birbirine benzer, benim "postmodernliğin durumu"ndan anladığım bu.yasemin mori çıkmış ankaradan, norrda da ankaralı galiba, daha ne? bilmiyorum işte moda haftasından bir şey alamayacaksam paris bende şişkinlikten başka ne yaratır?bana katılmadığınızdan eminim, aslında ben de katılmıyorum.
ben avrupalı olamam, olmam zaten.ben biraz türk biraz amerikalıyım.ha avrupalılık derken tüm güzel sıfatların bileşkesini değil doğrudan bir kara parçasını, kültürünü, tarihi kastediyorum.
************
yine üşenmeyip şu saatte upuzun bir metni okuyarak -sözlerini de manalı bularak yani- siz okuyucuya faithless'tan mass destruction'ı, bütün tatlılığıyla the doors'tan hello, i love you'yu ve son olarak da tüm sevdiklerime metallica'dan die die my darling'i yolluyorum.
*başlıkta ince espri yaptım aslında.
erasmus delisi değilim ama gitsem mi diye düşündüm birden.devletin vereceği parayı da istemiyorum, beş kuruş için dostu düşman ediyor valla.paşa paşa giderim avrupama.ama yaptığım küçük araştırma sonucunda gördüm ki gideceğim hiçbir üniversite ankaradakinden kaliteli değil.onun eğlencesine aç olsam istanbul'a giderim, niye japonlarla eğleneyim ki?dil öğrenmek de bu işin en gerçek yalanı.gerçek çünkü işe yarıyor, yalan çünkü erasmus'a git gitme toefl'a çıkmıyor mu yolun? geri kalan kaşif ruh, ki o da bende yok sanırım.varsa da illa okul okumak gerekmiyor gezmek isteyene.onun yerine hiç aklını yormadan gezmenin yolları var.hem zaten yükseklisansa dışarda bir yere gitmek zorunda kalacağım.en iyisi şimdiden onun için para biriktirmek.yine popoma göre bir sonuç çıktı, ne güzel.
avrupa'yı da anladık: yere çöp atmıyorlar, aferin onlara.geylere karşı da anlayışlılar -ki anlayışlı olmak eylemi bile içinde bir aşağı görme barındırmıyor mu?
erken yaşta sevişiyor sevgililer, e burda da öyle olabiliyor.büyük kentler bir yerinden birbirine benzer, benim "postmodernliğin durumu"ndan anladığım bu.yasemin mori çıkmış ankaradan, norrda da ankaralı galiba, daha ne? bilmiyorum işte moda haftasından bir şey alamayacaksam paris bende şişkinlikten başka ne yaratır?bana katılmadığınızdan eminim, aslında ben de katılmıyorum.
ben avrupalı olamam, olmam zaten.ben biraz türk biraz amerikalıyım.ha avrupalılık derken tüm güzel sıfatların bileşkesini değil doğrudan bir kara parçasını, kültürünü, tarihi kastediyorum.
************
yine üşenmeyip şu saatte upuzun bir metni okuyarak -sözlerini de manalı bularak yani- siz okuyucuya faithless'tan mass destruction'ı, bütün tatlılığıyla the doors'tan hello, i love you'yu ve son olarak da tüm sevdiklerime metallica'dan die die my darling'i yolluyorum.
*başlıkta ince espri yaptım aslında.
26 Ağustos 2009 Çarşamba
Ost
bazı filmler müzikleriyle vardır.önemlidir yani müzikler ki daha evvel de mazdekeyi bir filmde duymanın verdiği coşkudan bahsetmiştim.bugün inciyle konuşurken onun da aynı şeyi children of men'de yaşadığını öğrendim.ne hoş.
sonra bunun örnekleri çoğaltasım geldi.yapıyorum:
*everybody's gotta learn sometimes-beck/ eternal sunshine of the spotless mind
*jump in line/day-o-harry belefonte/ beetlejuice
*mad world- gary jules/ donnie darko
*where is my mind-the pixies/ fight club(ve elbette muhteşem giriş müziğiyle the dust brothers)
*i'm deranged-david bowie/ lost highway (eveeet!)
*summer overture-clint mansell/ requiem for a dream (şarkının adı da varmış)
*1812 overture-tchaikovsky/ v for vendetta
*?-zbigniew preisner/ veronigue'in ikili yaşamı/blue (hatırlarsınız eminim, adlarını bulamadım)
*The Centurians - Bullwinkle/Pumpkin and Honey Bunny Misirlou-Dick Dale /pulp fiction
*La Valse D'Amelie-yann tiersan/ amelie
ve elbette
*the good, the bad and the ugly theme song (başka bir adı var mı ki?)
benim aklıma gelenler, elimin altındakiler bunlar.daha onlarcası, unutulmaması gerekenleri vardır mutlaka (örneğin; harry potter theme).düşünün, eğlenirsiniz.
sevgiler
sonra bunun örnekleri çoğaltasım geldi.yapıyorum:
*everybody's gotta learn sometimes-beck/ eternal sunshine of the spotless mind
*jump in line/day-o-harry belefonte/ beetlejuice
*mad world- gary jules/ donnie darko
*where is my mind-the pixies/ fight club(ve elbette muhteşem giriş müziğiyle the dust brothers)
*i'm deranged-david bowie/ lost highway (eveeet!)
*summer overture-clint mansell/ requiem for a dream (şarkının adı da varmış)
*1812 overture-tchaikovsky/ v for vendetta
*?-zbigniew preisner/ veronigue'in ikili yaşamı/blue (hatırlarsınız eminim, adlarını bulamadım)
*The Centurians - Bullwinkle/Pumpkin and Honey Bunny Misirlou-Dick Dale /pulp fiction
*La Valse D'Amelie-yann tiersan/ amelie
ve elbette
*the good, the bad and the ugly theme song (başka bir adı var mı ki?)
benim aklıma gelenler, elimin altındakiler bunlar.daha onlarcası, unutulmaması gerekenleri vardır mutlaka (örneğin; harry potter theme).düşünün, eğlenirsiniz.
sevgiler
16 Ağustos 2009 Pazar
13 Ağustos 2009 Perşembe
kişiye özel; tersinden de
ucuz da olsa eğlenceli be kelime oyunları, hor görmemeli bence.
çok az insanı sevdiğimden ağladım.(güzel bir şey bu dramatize etmeyin hemen).belki üç belki dört.belki de bu hali anlayamayacak kadar şanssızsınız.eğer sırf sevgiden hem de sevişmediğin biri için ağlamış iseniz ne yapacağınızı bilemediğiniz bir coşkun his doğurtmuşsa biri sizden, anlarsınız.belki çok kadınsı hatta anaç bir his.belki erkeklerin de masküler rollerinin altında(aslında üstünde) hissedebilecekleri bir histir.
-seni yazmayı planlıyorum, dedim.
-ha , ihmal etme, dedi. bu anlatmaya yetmeli.
başka yoldan anlatmak mümkün değil ne yazık ki.bir insanı yazmak da ya eksik ya yanlış olur.hele seni(ay ay).hem zaten anladığım kadarını çok iyi anlıyor olsam da anlamadığım kısmını hiç anlamıyorum.anlamadıklarımız da kalsın, böylesi daha güzel.anlatamadıklarım da aramızda...
bence çok az insanın gerçekten arkadaşı var.çok az insan gerçekten arkadaş olabiliyor, bulabiliyor.insanların yüzde yetmişi aptal diyelim(ki gerçekten iyi bir iş ancak akılla yapılır), geri kalanın yüzde altmışı da boka batmış olsun (hakiki boktan bir hayat ancak akıllı kişilerin harcıdır. akıllı kişiler de çoğunlukla akıllarını bu yolla kullanmayı bir bok zannederler,işgüzarlık bir boktur çünkü.) geri kalan küçük dilimden insanlar birbirlerini bulurlarsa eğer ortaya iyi bir dostluk çıkabilir.o da bizim gibi muhteşem insanlara düşer ancak şekerim.
çok az insanı sevdiğimden ağladım.(güzel bir şey bu dramatize etmeyin hemen).belki üç belki dört.belki de bu hali anlayamayacak kadar şanssızsınız.eğer sırf sevgiden hem de sevişmediğin biri için ağlamış iseniz ne yapacağınızı bilemediğiniz bir coşkun his doğurtmuşsa biri sizden, anlarsınız.belki çok kadınsı hatta anaç bir his.belki erkeklerin de masküler rollerinin altında(aslında üstünde) hissedebilecekleri bir histir.
-seni yazmayı planlıyorum, dedim.
-ha , ihmal etme, dedi. bu anlatmaya yetmeli.
başka yoldan anlatmak mümkün değil ne yazık ki.bir insanı yazmak da ya eksik ya yanlış olur.hele seni(ay ay).hem zaten anladığım kadarını çok iyi anlıyor olsam da anlamadığım kısmını hiç anlamıyorum.anlamadıklarımız da kalsın, böylesi daha güzel.anlatamadıklarım da aramızda...
bence çok az insanın gerçekten arkadaşı var.çok az insan gerçekten arkadaş olabiliyor, bulabiliyor.insanların yüzde yetmişi aptal diyelim(ki gerçekten iyi bir iş ancak akılla yapılır), geri kalanın yüzde altmışı da boka batmış olsun (hakiki boktan bir hayat ancak akıllı kişilerin harcıdır. akıllı kişiler de çoğunlukla akıllarını bu yolla kullanmayı bir bok zannederler,işgüzarlık bir boktur çünkü.) geri kalan küçük dilimden insanlar birbirlerini bulurlarsa eğer ortaya iyi bir dostluk çıkabilir.o da bizim gibi muhteşem insanlara düşer ancak şekerim.
10 Ağustos 2009 Pazartesi
plan yaptım

koçtaş'ta kamp sandalyesi 13,90tl.ayak uzatmak için yeri bile var!bak.
ankara'da ilk boş gün işim onu almak olacak.sonra da fransızcaya yazılacağım.hem de haftasonu grubuna (haftasonunda da erken kalkmayı göze alarak, bile isteye!). alttan iki ders aldığımı ve birinden zaten geçmiş olduğumu da hatırlatmak isterim.bilen bilir o biri de siyaset bilim, sınavına gir çık ya da ödevini yap ver dersi değil.dün aklıma estiği üzere sosyoloji dersine de tekrar gireceğim.resmi olarak tekrar alma değil (tabii şimdilik). bunlarla birlikte ilef'in fotoğrafçılık derslerine de girmek planlarım arasında.artık karanlık çıkan fotoğraf istemiyorum.sinema tarihi dersi de var mıdır?
bu planların kabarttığı hevesle "yahu okusam da anlar mıyım ki?" ve "ooo, bunu not tutarak okumak gerek" tipi okumalara başladım.görseniz, imrenirsiniz.
hatta sesleri daha kısa çıkarabileceğim konusunda kendimi ikna etmiş sayılırım."e"lerim bile bu iradem karşısında düzelir gibiler.kuram değil de tarih okumaya ne zaman cesaret bulacağım bilmem.inanıyorum ki o da yakındır.
okulun 14 eylülde açılacağını öğrenmek beni yazın kapanış seramonisini düzenlemeye itti.bunun da en baş öğesi geleceğe ilişkin ümitler tasarlamaktır.kağıt kalemle yeni bir bütçe planlayayıp neleri finanse ettirebileceğim kararlaştırılır.zamanla ilgili ayarlamalar yapılır.ve bunları yaparken hep hiç olmadığım biri olacakmışım gibi bir varsayımdan yola çıkılır.aslında öyle de olur.
gelecek planım: daha nitelikle zaman kullanımı.bu yolda geçen sene televizyonun üstünü örtmüş, seda sayanı hayatımdan çıkartmıştım.(hazırlık senesinde gerçekten de hayatımın bir parçasıydı, karikatürize etmiyorum.) bu sene başka sevimsiz kısıtlamalar da getireceğim.daha bet, daha sevimsiz ve kavgacı olasım var.bu tutumun alt yapısını yalnız ve fotoğrafsız(bir ilgi alanı olanından değil elbette) zaman geçirerek hazırladım.zaten içimde hep bir gıcık kişi olma potansiyeli vardı, house daha da tetikledi sağolsun.her geçen yıl daha akademik ve daha çekilmez olmak istiyorum.
yazmaya mola verip facebook'a girdiğimde gördüm ki birçok kişi yurtdışı görgüsüzlüğüne kapılmış.(elbette ırmak ve deniz gibi görmüş geçirmiş bir gezici ruhu kast etmiyorum.) ben "sen neler yaptın?" sorusunu sormaksızın (ki sorar mıyım hiç!) umarım anıları gözlemleri anlatmaya, turistleşmenin verdiği özgüveni sergilemeye kalkışmazlar.ya da kalkışırlar, ben de yeni ümitlere ne kadar yakınım görmüş olurum.(bunları sıdıka sendromuyla yazmıyorum.birinin "çok eğlenceliyim, girişkenim, deliyim." gösterisi diğerinin güneş görmemiş cildini kızartmamalı.hele bu amaçlı bir anlatı hiç yapılmamalı.kişisel olarak da hoşlanmıyorum canım.)
.......................................
koçtaş'ta mono dome iki kişilik çadır 29,90. o da çok iyi!çocukluk özentilerimin (hollywood'dan hatırlayacağınız odada çadır kurup anne babaya küsünce onun içinde takılma faztezisi) bu kadar ucuz olacağını düşünmezdim.
hamak 19,90 ben daha ne diyeyim! çevir çevir oku inanılmaz zevk veriyor koçtaş katoloğu.bundan sonra bütün hediyeleri koçtaştan alacağım.
-şimdi öğrendim: somut plan yapmak şiddete teşvik ediyormuş. hayırlısı.
7 Ağustos 2009 Cuma
kutlu şiir akşamı
bir şeyde ya da birisinde kendini fazlaca bulduğunda rahatsız oluyor insan.yine sıkıldım bu akşam.önce şurdan burdan sakin bir şeyler dinleyeyim dedim, sarmadı.sonra rolling stones kasedimi koydum çok "let the sun shine" havasındaydı geceye hiç oturmadı.o zaman metallica dedim, yeni buldum bir yerden diskografisini (belki biraz geç, evet) ama o da olmadı işte. elime bir kitap alayım dedim, atilla ilhan,tutuklunun günlüğü'ne çıktı piyango. içinde de dayımın mülkiye günlerinden birkaç not: sevdiği şiirler. -ilginç ama el yazımız benziyor birbirine-
ne gider şiirle? aslında bir iki seçenek sıralanabilir ama ben sanat müziğini seçtim.aklıma gelen ilk şarkı "bir ihtimal daha var" oldu. üç şarkıda bir onu dinliyorum hala.kimden hem de?starda küçüklerin yarıştığı bir program vardı ya, köşe yazılarına bir hafta malzeme çıkmıştı ondan, işte ordan bir kız: latife feyza erbil.bence güzel söylüyor, değiştirmiyorum. sonracığıma, takiben akşam oldu hüzünlendim ben yine, gündüzüm seninle, kırmızı gülün alı var...hepsini hatırlayamıyorum ama bir iki saatin sonunda tıkanır gibiyim.benzemez kimse sana gibi yeni şarkıcıların(ne masum bir laf oldu öyle) alkış alma ve kendilerine derinlik verme arzusuna fazla malzeme olan zavallı şarkıları artık dinlemek gelmiyor içimden.onları listeden çıkartıyorum.şaşırtıcı bir durum da şu: "yanıyor mu yeşil köşkün lambası"nı en iyi ajda pekkan söylüyor,tabii müzeyyen senar'la kıyaslamayınca.
ha ben lafa bunları anlatmak için başlamamıştım: kendini bir şeyde bulmak. atilla ilhan'ı bırakınca yatağın arkasındaki sonsuz çukura düşmek üzere olan oruç aruoba'yı kurtardım.yakın'ın ikinci bölümü olan "kut arayana kılavuz"u açtım.öyle ortadan bir sayfa seçip okuyacaktım.açtım;
"kut, gitsen de orada göremeyeceğindir.
bu yüzden gitmeyerek burada-şimdi kurduğundur."
edebiliyor olsaydım iyi bir küfrederdim.canımı sıktı ama hoşuma da gitti.haydi bir tane daha dedim, şans tanıyormuşum gibi yazara.
"kut ufacık bir şeyin, bütün dünyayı kapsayabilmesidir-
ayrıntı ve önemsiz gibi görülebilecek birşeyi, herşey ve en önemli şey olarak görmen..."
-alaycı, siniri bozuk bir gülümseyişle istemsiz bir "hıh" -
"kut senin içinden çıkıp heryerinde olandır."
sonra
"kut, zaten bitmemesini istediğindir.
senden sonra da seni aşmasını istediğin...
kut, bilip isteyerek seni aşan-
aşacak olandır.
kut, "aşkın"dır... "
son bir tane daha,
"kut, kendine de aykırı bulduğun kendindir."
hepsi sinir bozucu, hepsi delirtici ve hepsini defalarca okumuş olsam da hala acı verici- mutlu edici.
belki şimdi benim melonkilik bir akşam yaşadığım, bunun bir duygulanım seansı olduğu, hala platonik bir aşkı büyütüyor olduğum anlaşılabilir.hiçbiri değil -gerçi şimdi hepsi aynı şey sayılır-.yazarın da dediği gibi özne hep "kut", aşk değil.aşk görmekle, dokunmakla, konuşmakla, sevmekle, izlemekle vs. olacak iş; yazmakla ,düşünmekle olan değil. bunun adı ne bilemiyorum. sadece mutluluklarının ve mutsuzluklarının hesabını yapıyor insan.hiçbir şey dilemeden.ne bileyim ne işte... ya ben anlatamadan anlayın ya da anlamayıverin, ne olacak.yine de son bir çaba olarak şunları ekleyebilirim:
"-ancak kendi kurduğun gerçekten senindir.-
kutlu ve kutsaldır."
"kut, hiçbir şey beklemeden,
beklediğindir."
"bulamayacağından kesinlikle emin olduktan sonra da, aradığın
gelmeyeceğinden kesinlikle emin olduktan sonra da, beklediğindir."
beklemek güzeldir, en azından caddede bir işin olur. dert de iyidir.bir dertle üzülebilir, kızabilir, sevinebilir, gülebilirsin.bir mana olur yani hiçbir şeyden çıkan bir şey, yaşamak ve yazmak adına.yaşamaktan çıkan şey yaşatan ve belki yazmaktan çıkan şey yazdıran olur(bir başladın mı ikisine de son veremezsin).
yani durum bir anlamda " tabib sen elleme yaramı" ya da daha asaletli biçimiyle " söyleyemem derdimi kimseye, derman olmasın diye."(şevval sam'dan ama) ...
elbette tek dert "kut" değil.onları da başka zaman konuşuruz.
**********
"kut
olmak için oldurmak
zorunda
olduğundur."
**********
ne gider şiirle? aslında bir iki seçenek sıralanabilir ama ben sanat müziğini seçtim.aklıma gelen ilk şarkı "bir ihtimal daha var" oldu. üç şarkıda bir onu dinliyorum hala.kimden hem de?starda küçüklerin yarıştığı bir program vardı ya, köşe yazılarına bir hafta malzeme çıkmıştı ondan, işte ordan bir kız: latife feyza erbil.bence güzel söylüyor, değiştirmiyorum. sonracığıma, takiben akşam oldu hüzünlendim ben yine, gündüzüm seninle, kırmızı gülün alı var...hepsini hatırlayamıyorum ama bir iki saatin sonunda tıkanır gibiyim.benzemez kimse sana gibi yeni şarkıcıların(ne masum bir laf oldu öyle) alkış alma ve kendilerine derinlik verme arzusuna fazla malzeme olan zavallı şarkıları artık dinlemek gelmiyor içimden.onları listeden çıkartıyorum.şaşırtıcı bir durum da şu: "yanıyor mu yeşil köşkün lambası"nı en iyi ajda pekkan söylüyor,tabii müzeyyen senar'la kıyaslamayınca.
ha ben lafa bunları anlatmak için başlamamıştım: kendini bir şeyde bulmak. atilla ilhan'ı bırakınca yatağın arkasındaki sonsuz çukura düşmek üzere olan oruç aruoba'yı kurtardım.yakın'ın ikinci bölümü olan "kut arayana kılavuz"u açtım.öyle ortadan bir sayfa seçip okuyacaktım.açtım;
"kut, gitsen de orada göremeyeceğindir.
bu yüzden gitmeyerek burada-şimdi kurduğundur."
edebiliyor olsaydım iyi bir küfrederdim.canımı sıktı ama hoşuma da gitti.haydi bir tane daha dedim, şans tanıyormuşum gibi yazara.
"kut ufacık bir şeyin, bütün dünyayı kapsayabilmesidir-
ayrıntı ve önemsiz gibi görülebilecek birşeyi, herşey ve en önemli şey olarak görmen..."
-alaycı, siniri bozuk bir gülümseyişle istemsiz bir "hıh" -
"kut senin içinden çıkıp heryerinde olandır."
sonra
"kut, zaten bitmemesini istediğindir.
senden sonra da seni aşmasını istediğin...
kut, bilip isteyerek seni aşan-
aşacak olandır.
kut, "aşkın"dır... "
son bir tane daha,
"kut, kendine de aykırı bulduğun kendindir."
hepsi sinir bozucu, hepsi delirtici ve hepsini defalarca okumuş olsam da hala acı verici- mutlu edici.
belki şimdi benim melonkilik bir akşam yaşadığım, bunun bir duygulanım seansı olduğu, hala platonik bir aşkı büyütüyor olduğum anlaşılabilir.hiçbiri değil -gerçi şimdi hepsi aynı şey sayılır-.yazarın da dediği gibi özne hep "kut", aşk değil.aşk görmekle, dokunmakla, konuşmakla, sevmekle, izlemekle vs. olacak iş; yazmakla ,düşünmekle olan değil. bunun adı ne bilemiyorum. sadece mutluluklarının ve mutsuzluklarının hesabını yapıyor insan.hiçbir şey dilemeden.ne bileyim ne işte... ya ben anlatamadan anlayın ya da anlamayıverin, ne olacak.yine de son bir çaba olarak şunları ekleyebilirim:
"-ancak kendi kurduğun gerçekten senindir.-
kutlu ve kutsaldır."
"kut, hiçbir şey beklemeden,
beklediğindir."
"bulamayacağından kesinlikle emin olduktan sonra da, aradığın
gelmeyeceğinden kesinlikle emin olduktan sonra da, beklediğindir."
beklemek güzeldir, en azından caddede bir işin olur. dert de iyidir.bir dertle üzülebilir, kızabilir, sevinebilir, gülebilirsin.bir mana olur yani hiçbir şeyden çıkan bir şey, yaşamak ve yazmak adına.yaşamaktan çıkan şey yaşatan ve belki yazmaktan çıkan şey yazdıran olur(bir başladın mı ikisine de son veremezsin).
yani durum bir anlamda " tabib sen elleme yaramı" ya da daha asaletli biçimiyle " söyleyemem derdimi kimseye, derman olmasın diye."(şevval sam'dan ama) ...
elbette tek dert "kut" değil.onları da başka zaman konuşuruz.
**********
"kut
olmak için oldurmak
zorunda
olduğundur."
**********
6 Ağustos 2009 Perşembe
wanawanawan

samet ( canım filmcim) söylemişti güzel film diye de ben almak istememiştim.her zamanki gibi poşetin içinde benim seçtiklerimden çok başka şeyler çıkmıştı.oracıkta kırmızı fon üzerinde sarı koca puntolu yazılarıyla oldukça vasat görünüyordu, yine de mersine getirmişim.arkasında eli silahlı siyah takımlı adamlarla ,genelevden pozlarla her yerinden bayağılık akan bir filmdi bergmanların arkasında. annem nedense onu bulmuş çıkartmış.ben de yemek yerken oyalanırım diye ses etmedim.baktım almanca.iyi bari amerikan değil dedim.tesadüfler falan sıradandı belki evet ama eğlendiriyordu.annemle epeyi güldük sayesinde.bu hoşluğu muhteşemliğe çeviren şey filmin ortasında bir yerlerde türk lokantasında çalan müzik oldu. mezdeke- wana wana, hatırlamazsanız link de atayım ( http://www.youtube.com/watch?v=iWmGOd6i9m0 ). diğer müzikleri de altta kalmazdı ama beni en çok yaralayan o oldu. teşekkürler sametcim, ankarada keşfettiğim en güzel şeysin! knockin on heaven's door-thomas jahn(1997) yine linkini atıyorum: (http://www.imdb.com/title/tt0119472/) bulursanız izleyin, eğlenirsiniz.
bu arada belirtmek isterim ki mezdekeyi yalnız "vay be çocukluğumda bunları dinler, oynardım.hey gidi güzel günler..." diyerek değil aynı zamanda hala büyük bir zevkle dinleyerek ve "neden artık doğum günlerinde eğlenilmiyor ki?" diye sorarak anıyorum.zannediyorum bu anış, okan bayülgen'inkinden(makinanın 90lar programlarını hatırlayın hemen) çok daha samimi bir yaklaşım olmuştur.
4 Ağustos 2009 Salı
3 Ağustos 2009 Pazartesi
paranın sesi
insan nasıl gelecekten umutlu olur? neye dayanarak?
doğrusu dayanakların hiçbiri güven vermiyor bana.ne dünya on yıl sonra daha güzel olacak ne de ben şu miskinliği şu vasatlığı üstümden lekesizce atmış olacağım. beni kalburun üstünde tutacak olan ne? iyi bir eğitim mi 1.sınıf derslerini dahi takip etmezken? müthiş prestijli bir okulda hem de avrupada yükseklisans yapmak mı? ne ile, hangi bağlantıyla, hem hangi dil seviyesinde allah aşkına? kimin keşfiyle gerçekleşecek tüm dileklerim? tanrı vergisiyle mi dolacak aklım ya da kitaplıkta kitap biriktirmek ne kadar işe yarayacak? bir çeşit imaj olup çıkacak mı bunca çaba? hem birkimin saygı göreceğini de kim çıkartıyor? belki okunan her sayfa kendimden biraz daha fazla nefret etmeme yarayacak.belki ben de pazarlama derdine düşeceğim kendimi bir şirkete ve bir erkeğe tabii.
anlamak zor değil aslında: kendisi dışanda herşeye yatırım yapmalı insan ve zenginleşmek için ucuzlamalı. ha bir erdem savaşına girişilmişse eğer insanlık adına açık ki bu büyük bir yaşam savaşı olacak.hem karşı tarafta isimsiz yüzlerce pazarlamacı borç açacak başına.kimin eline bakacak insan? insanlığın alıcısı olacak mı hala? nasıl umutlu olunabilir ki? kime, neye dayanarak?
hep istemişimdir bir gün birine karşı para yırtmayı. mutlaka zamanı gelecek. acaba o gün de bu kadar umutsuz ama inatçı olur muyum?
doğrusu dayanakların hiçbiri güven vermiyor bana.ne dünya on yıl sonra daha güzel olacak ne de ben şu miskinliği şu vasatlığı üstümden lekesizce atmış olacağım. beni kalburun üstünde tutacak olan ne? iyi bir eğitim mi 1.sınıf derslerini dahi takip etmezken? müthiş prestijli bir okulda hem de avrupada yükseklisans yapmak mı? ne ile, hangi bağlantıyla, hem hangi dil seviyesinde allah aşkına? kimin keşfiyle gerçekleşecek tüm dileklerim? tanrı vergisiyle mi dolacak aklım ya da kitaplıkta kitap biriktirmek ne kadar işe yarayacak? bir çeşit imaj olup çıkacak mı bunca çaba? hem birkimin saygı göreceğini de kim çıkartıyor? belki okunan her sayfa kendimden biraz daha fazla nefret etmeme yarayacak.belki ben de pazarlama derdine düşeceğim kendimi bir şirkete ve bir erkeğe tabii.
anlamak zor değil aslında: kendisi dışanda herşeye yatırım yapmalı insan ve zenginleşmek için ucuzlamalı. ha bir erdem savaşına girişilmişse eğer insanlık adına açık ki bu büyük bir yaşam savaşı olacak.hem karşı tarafta isimsiz yüzlerce pazarlamacı borç açacak başına.kimin eline bakacak insan? insanlığın alıcısı olacak mı hala? nasıl umutlu olunabilir ki? kime, neye dayanarak?
hep istemişimdir bir gün birine karşı para yırtmayı. mutlaka zamanı gelecek. acaba o gün de bu kadar umutsuz ama inatçı olur muyum?
31 Temmuz 2009 Cuma
tatildeyiz

sarı camlı gözlüklerimden bakıldığında polaroid-romantik bir tatil yaşadım bir haftadır.bu akşam sona ererek iyi etti.internetsiz kaldım, telefonsuz kaldım, parasız ve arkadaşsız kaldım-fazla kullanıldığında insanı yozlaştıran şeyler hepsi-.tam bir paydos oldu yani.yalnız ne yazık ki aşırı doz aile de oldukça zararlı.öyle ki babamla kürt sorunu tartışacak hadde gelinmişti(utanç verici bir deneyim).herkese bu birliktelik tak etti ki ertesi gün dönme kararı aldık.çok yerindeydi.
mekan değişikliği iyidir gibi bir deyiş vardı aslı aklıma gelmiyor şimdi, işte o konuda atalara katılmıyorum.yıllardır ankara'da yataklardan çektiğim yetmiyormuş gibi mersin'de de güzelim yatağımı bırakıp başka yataklarda mutluluk aradım.oysa yatak denen şey itaatkarsızlıktan hoşlanmıyor.yatakta istikrar şart.
taşlı sahil mi daha iyidir kumlu sahil mi tartışmamız hala bitmedi annemle.yine de 5 taş oynamak eğlenceliydi.denizde komik jimnastik hareketleri yapmak da.kitabı güneşe siper etmekten ve o pozisyonumuzu saatlerce değiştirmemekten sol kollarımızda madonna kası oldu.diğer uzuvlarımıza da nasip etsin inşallah.
insanları, kurbağaları, bulutları, dalgaları ve ışıklar söndüğünde bir iki azimli yıldızı izledim.yeni bir şey öğrenmedim de bildiklerimi pekiştirmiş oldum.sahilde mısır satan abilere, içkisiz aile restorantında acı acı türkü söyleyip bir allahın kulunu içeri çekemeyen şarkıcıya(çelişkiyi belirtmeye çalıştım, içkisiz-acı), pembe mayolu özürlü küçük kıza, ayyıldız kolyeli oğlan çocuklarına üzüldüm.eminim birileri de bana üzülmüştür.
dibim tutmadı ama pembeleşir gibi oldum sanırım.bikini izi denen o komik şey vücudumda tezahür etti.çıplaklar kampı hakkında düşündüm.bikini izini tercih ettim sonra.etmesem kaç yazardı, o ayrı.
bir ara kendimi "yalancı tanıklar kahvesi"nin kahramanına benzetecek oldum, sonra vazgeçtim.babamla ergen atışması yaptım biraz.elbette sonuçsuz, lüzumsuz ama ne yaparsın denememek olmazdı.
öyle çok düşündüm ve düşündükçe öyle aptalca varsayımlar yarattım ki farazi düşünmenin aklımı çürüttüğüne inanıyorum artık.hava da oldukça nemli.
işte bir tatil köpük partisi olmadan, yat turunda sedar ortaç'la kopmadan, hiçbir club açılışına katılmadan geçti gitti.elbet gün gelir herkes insanca eğlenmeyi de öğrenir.
mersindeysen sineklerle savaşmanın hiçbir yolu yok.
beklerim, öperim.
http://fizy.com/s/16kdkp
21 Temmuz 2009 Salı
how i met your father ,season 2
ütüsüz t-shirt giyemediği için eski sevgilim -ki hiç sevgili falan olmadık burası benim wonderland'im- geçmiş sezonda kaldı.eğer ara ara yardımcı oyuncu olarak görünürse güzel bir hikayeye daha sebep olabilir. blogları, telefonları kapatıp facebook arkadaş listemin 3te 2sini sildikten sonra günün yarısını uyuyarak geri kalan kısmını zorunlu eylemleri yerine getirdikten sonra sex and the city'den kadınlık öğrenip house m.d.'de zeka keskinleştirerek geçirdim.bu ikisinin karışımıyla aksi, huysuz, hiç değilse ruhen yaşlı kişilerin tipim olduğuna karar verdim."babaanne" lakabımın da çok yerinde olduğu böylece ispatlanmış oldu.onlarca kitaba başlayıp bıraktım.micheal jackson'nın öldüğüne üzüldüm.anneannemde kaldım.küçük kuzenimi kreşten alıp oyun oynamaya ve yemeğe götürdüm.arkadaşlarla buluştum
bazen eğlendim bazen çok sıkıldım.kimseyi aramadım, kimse bana ulaşamadı.sonra bir gün cansu'nun ilham verici sesli mesajıyla telefonlarımı açmaya karar verdim.yemekteyiz izlemeyi bıraktım.haftaya gideceğim tatili milat çizdim.sonrası için planım daha çok yaşamak.hatta elimden gelse ayran gönüllü olacağım.robin'le barney birlikte olabilirler artık.
bazen eğlendim bazen çok sıkıldım.kimseyi aramadım, kimse bana ulaşamadı.sonra bir gün cansu'nun ilham verici sesli mesajıyla telefonlarımı açmaya karar verdim.yemekteyiz izlemeyi bıraktım.haftaya gideceğim tatili milat çizdim.sonrası için planım daha çok yaşamak.hatta elimden gelse ayran gönüllü olacağım.robin'le barney birlikte olabilirler artık.
how i met your father, season 1
birkaç haftalık blog detoksundan sonra hiç değilse gerekli gereksiz yazabileyim diye lüzumsuz paylaşım alanım bellediğim kdç'yi açayım dedim.sebebi bugün kkk'nın kapanışıyla geride bıraktığımı düşündüğüm sevgilimin beni aramasından sonra ne yapacağımı bilememezlikten bir buçuk litre vişne suyu içip kendimi hasta etmemdir.
görüşmeyeli hiçbir şey olmadı.
ben eskiden sevgilim dediğim ama artık bir adı olmayan kişiye mail attım.gece 4te yazdığımdan olsa gerek saçmalamış bulundum.ha hikaye burdan başlamıyor: eski sevgilim kendi doğum gününde beni aramış ve bu saçma hareketiyle gerçekten de benim sevgilim olmaya uygun biri olduğunu ispatlamıştı.benden bir şeyleri(açmayacağım şimdi neleri) maille yollamamı rica etmişti.ben de kendimi güya ağırdan satmış bu konuşmadan 4 gün sonra ricasını yerine getirmiştim.elbette kuru kuru yollanmayacağından bir iki hoş beş etmek niyetiyle uzuuun bir mail döşemiştim.yazdıklarımın saçma sapanlığı zaten içimi kemirirken haftalarca cevap atmaması beni iyice deli etmiş blogları kapatmama, okumayı bırakmama, hatta film izleyememe neden olmuştu.bugün aradı.elbette yine tutuk ve tam bir gerizekalı gibiydim.ama hikaye yarım kalmamış oldu.cevap atmayışının açıklamasını yaptı.pek tatmin edici değilse de aramış olması hoştu.
gerisini sonra anlatırım.
görüşmeyeli hiçbir şey olmadı.
ben eskiden sevgilim dediğim ama artık bir adı olmayan kişiye mail attım.gece 4te yazdığımdan olsa gerek saçmalamış bulundum.ha hikaye burdan başlamıyor: eski sevgilim kendi doğum gününde beni aramış ve bu saçma hareketiyle gerçekten de benim sevgilim olmaya uygun biri olduğunu ispatlamıştı.benden bir şeyleri(açmayacağım şimdi neleri) maille yollamamı rica etmişti.ben de kendimi güya ağırdan satmış bu konuşmadan 4 gün sonra ricasını yerine getirmiştim.elbette kuru kuru yollanmayacağından bir iki hoş beş etmek niyetiyle uzuuun bir mail döşemiştim.yazdıklarımın saçma sapanlığı zaten içimi kemirirken haftalarca cevap atmaması beni iyice deli etmiş blogları kapatmama, okumayı bırakmama, hatta film izleyememe neden olmuştu.bugün aradı.elbette yine tutuk ve tam bir gerizekalı gibiydim.ama hikaye yarım kalmamış oldu.cevap atmayışının açıklamasını yaptı.pek tatmin edici değilse de aramış olması hoştu.
gerisini sonra anlatırım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











